Önsöz

Submitted by safakural on Per, 05/12/2019 - 13:05

 

                         ÖNSÖZ

      (Nazlı İnönü'nün Mantık Tarihi[1] isimli kitabına yazılan  önsöz)

 

 

“Çin'de yaklaşık MÖ 5-3 yy arasında hüküm süren Savaşan Krallıklar Dönemi, toplumsal düzenin ve ahlaki yapının çökmesine sebep olur. Ancak bu dönem, yaşama ilişkin birtakım problemlerin çeşitli kavramlar çerçevesinde ele alınmasına ve toplumun içerisinde yer aldığı olumsuz koşullardan kurtulması amacıyla alternatif fikirlerin üretilmesine vesile olur. Bu amaçla Çin'de çeşitli felsefe okulları kurulur. Çin felsefesinde mantığın yeri, anlamı ve önemini değerlendirmek için bu okullara kısaca değinmek gerekir.”

 

Dr. Nazlı İnönü'nün “Mantık Tarihi” isimli çalışmasının “Çin'de Mantık” Bölümü'nün girişinde yer alan bu alıntı, mantığın genellikle dikkati çekmeyen şu iki özelliğinden söz etmek için bir gerekçe oluşturabilir: İlki, mantığın, başta toplumsal düzenin bozulması ve ahlaki yapının çökmesine karşı bir tür çözüm olarak kullanılmasıdır. İkincisi, bu çözümün nasıl bulunduğu konusunun bizi doğrudan mantık tarihine bakmaya yöneltmesidir.

 

Mantığın öncelikli özelliği  elbette matematik gibi formel  bir disiplin olmasıdır. Bu disiplin, konuya yabancı birisi için anlaşılmayan birtakım formüllerden oluşur. Fakat o, yukarıdaki alıntıda da işaret edildiği gibi, aslında bir toplumun düşünsel temellerini oluşturan bir yapıtaşıdır; ama daha da önemlisi, bir medeniyetin kurucu unsuru olmasıdır. 

 

Mantığın, dışarıdan bakınca pek de anlaşılmayan formüllerinin medeniyetlerin kurucu unsuru olması, ilk bakışta oldukça tuhaf görünecektir. Ama öte yandan tarihsel olgu bize her medeniyetin mantığa en üst düzeyde önem verdiğini ve kullandığını göstermektedir. Çünkü mantık, Aristoteles'in kullandığı deyimle bir “araç” (“organon”) olma özelliğine sahiptir. Teolojiden günlük yaşama, sosyal hayattan bireysel hayata kadar kullanılabilecek tek araç aslında mantıktır. Mantık elbette bize neyin tercih edilmesi gerektiğini, neyin doğru olduğunu söyleme iddiası taşıyan bir araç değildir; ama mantık bizim doğru akıl yürütmemizi sağlayan, bu sürecin denetlenmesine olanak veren kuralları ortaya koyan yegane araçtır. Bu özellikleri mantığın vazgeçilmez bir konuma sahip olmasının da gerekçesini oluşturmaktadır. Bu sebeple Hint ve Çin de dahil olmak üzere, Antikçağdan başlayıp Ortaçağ İslam ve Hıristiyan dünyasından geçerek günümüze kadar ulaşan her büyük kültürün mantık çalışmalarına büyük önem verdiği bilinmektedir. Bu durum herhalde mantığın neyin doğru, iyi veya yararlı olduğunu bildirmemesinden kaynaklanmamaktadır. Mantığın akıl yürütme kurallarını bildirmesi ve böylece doğru çıkarım yapabilmeye olanak vermesi, elbette onu önemli ve değerli kılan özelliklerin başında gelmektedir; fakat bu özellik de, her kültürün, mantığı deyim yerindeyse el üstünde tutmasının tek sebebi değildir.  Mantığın çok önemli bir özelliği, bir toplumun dünya görüşünü belirlemedeki yeri ve önemidir.

 

Mantığın (bilim olarak) kurucusu olan Aristoteles, mantığı, felsefi sistemi ile ilgi içinde düşünmüştür. Aristoteles için mantık aynı zamanda felsefi/ontolojik bir arka plana da sahipti. Bu felsefi arka plan, o çağın sorunları açısından bakıldığında, nesneler dünyasını, insanı, kültürel olayları veya yukarıda işaret edildiği gibi toplumsal olayları da kapsayabilir. İşte mantık tarihi bize söz konusu alanlarda olup bitenleri analizlemeye ve dolayısıyla mantığın rolünü  anlamamıza olanak veren bir araç olma özelliğine sahiptir.

 

Bir toplum, belirli bir bilgi ve kültür seviyesine ulaşamadıkça, mantık çalışmalarına itibar etmesi beklenemez. Bu durum, mantık tarihi çalışmaları için daha da fazla geçerlidir. Çünkü mantık tarihi çalışmaları, çok daha geniş kapsamlı bilgi birikimi ve kuşatıcı bakış açısı, bilgi-ufku gerektirmektedir. Mantık tarihi, sadece mantık çalışmalarının bir tarihi değildir; o aynı zamanda bir mantık anlayışına sahip olmakla da ilgilidir. Dr. Nazlı İnönü'nün Mantık Tarihi çalışması bu açıdan ayrı bir yere sahip olacaktır.

 

Günümüzde mantık çalışmalarının matematiğe yaklaştığı, kuru formüllerden oluştuğu bir gerçektir; fakat bu özellik onun arkaplanını sadece  gizleyebilir. Mantık tarihi, mantığın sahip olduğu farklı özelliklerin anlaşılmasına, çeşitli alanlarla olan çok yönlü ilişkilerinin ve bir toplumun kültür hayatı içindeki öneminin  keşfedilmesine olanak veren eşsiz bir araçtır.

 

Mantığın tarih boyunca değişmeyen temel bir özelliği, kavramların işleyişini, aralarındaki değişen ilişkinin karmaşıklığını analiz etmek ve anlamak olmuştur. Toplumlar tarihi süreç içinde kavramaları kendilerine göre nesneleştirirler. Bu nesneleşmeyi, eski bir kavramın içeriğinin değişmesi, yeni özellikler kazanması veya yeni kavramların tanımlanması, böylece toplumsal/bireysel yaşama yeni bir boyut kazandırması olarak da düşünebiliriz. Çünkü biz, kavramlara verdiğimiz anlamla veya onların içini ne şekilde doldurduğumuza bağlı olarak davranışlarımızı ve tercihlerimizi belirleriz. Benim “adalet” kavramından anladığım, adalet olgusuna bakışımı ve onu nasıl yorumladığını biçimler. Bireylerin ve toplumların adalet anlayışı, bu kavramdan ne anladığına bağlıdır.

 

Bir kavramın içeriği, elbette o kavramı kullanan her bireyin kişisel yaşantısı, eğitimi, bilgi birikimi ile ilişkilidir. Fakat kavramların içerikleri aynı zamanda bir toplumun tarihi ve kültürel yapısıyla da ilgi içindedir; ve dolayısıyla da bir değişim içindedir.  Bu ilgi ve değişim, felsefi, antropolojik, sosyolojik, kültürel açılardan incelenebilir. Mantık tarihi bu konuda bize son derece önemli ve ayrıcalıklı veriler sağlama özelliği taşımaktadır. Çünkü bir kavramın içeriğinin değişmesi, sadece yeni özellikler kazanması demek değildir; değişim aynı zamanda o kavramın diğer kavramlarla olan ilişkisinde de gerçekleşir. Kavramlar bu şekilde de  yeni özellikler kazanırlar. Bu sürecin ve kavramların içeriklerinin değişmesi, yani bir kavramın içeriğinin diğer kavramlarla ilişki içinde biçimlenmesi, yani bu ilişkiler ağı ancak bir mantıksal analizin konusu yapılarak anlaşılabilir.

 

Nitekim “adalet” kavramı, örneğin Aydınlanma çağı ile birlikte “hukuk” kavramıyla ilişkilendirilerek tanımlanmış, böylece yeni bir içerik kazanmıştır. Bu ilişkilendirme, “adalet” kavramının içeriğinin örf ve adetlerin nesnesi olmaktan çıkıp, hukukun nesnesi haline gelmek olarak da yorumlanabilir. “Adalet” kavramının hukukun nesnesi haline gelmesi, eski ve bilinen bir kavramın yeni bir içerik kazanması olarak gerçekleşmiştir. Dolayısıyla kullanılan kelime aynı kalsa da, toplumun ve bireylerin olaylara bakışını, olaylarla ilgili algısını biçimleyen bir değişiklik gerçekleşmiştir. Bu değişim, “adalet” kavramının hukukun bir nesnesi haline gelmesini, hukuk tasarımı içinde yeni bir varlık kazanmasını gerektirmiştir.

 

Nesneleşme ve nesneleştirme işlemi, yeni kavramlar ortaya çıktığında da gerçekleşebilir. İnsan hakları, hayvan hakları, çevre koruması, çevre hukuku gibi kavramlar, yeni tanımlanan, ama içinde yaşadığımız çağın kültürel, sosyal veya değerler sistemi içinde nesneleşen kavramlardır. Bu gibi kavramlar birlikte aynı zamanda çağımızı tanımlamakta, günümüz medeniyetini kendine göre nesneleştirmektedir. Burada bizim için önemli olan nokta, bir kavramın, diğer kavramlarla ilgi içinde tanımlanması, yani diğer kavramların nesnesi olarak varlık kazanması ve başka kavramlara varlık kazandırmasıdır. Bu ilişkiler ağının anlaşılması, bir yönüyle dilsel/mantıksal bir analize ihtiyaç gösterir; ama aynı zamanda, hiç şüphesiz ancak mantık tarihinin sunacağı verilerin doğru okunmasıyla anlaşılabilir. Mantık tarihi, yukarıda da işaret edildiği gibi, sadece mantık çalışmalarının dökümünü veren bir çalışma alanı değildir; mantık tarihi, mantık anlayışındaki değişmeleri, belirli bir çağın hangi kavramları nasıl nesneleştirdiğini, yani kavramların birbirleriyle kurdukları ilişkileri görmemize olanak verebilecek yegane araçtır.

 

Mantık tarihinin bizzat kendisi, yapılan mantık çalışmalarının dökümünü vermenin ötesinde, farklı kavramları nesneleştirmekte, ama aynı zamanda kendisi de başka kavramların nesnesi olabilmektedir. Bunun tipik örneği, Viyana Çevresi düşünürlerinin mantık çalışmaları, “mantık” kavramına getirdikleri yeniliklerdir. Bu dönemde felsefe, mantığın nesnesi olarak varlık kazanmış, ama aynı zamanda mantık da felsefenin bir nesnesi olmuştur. Ortaçağ’da mantık, teolojinin bir nesnesi olarak görülürken, 19.yy’ın sonlarında büyük bir dönüşüm gerçekleşmiştir. İlginçtir bu değişim, Aristotelesçi düşüncenin bilim ve felsefe anlayışlarındaki değişimden çok sonra gerçekleşmiştir. Aristoteles mantığının çağlar boyunca büyük eleştiri almasına karşılık, Viyana Çevresi düşünürlerine gelinceye kadar hiçbir değişim geçirmemesini, sanırım ancak mantığın nelerin nesnesi olduğuna ve neleri nesneleştirdiğine bakarak anlayabiliriz. İşte bu ilişkiler ağı, ancak mantık tarihi içinde kalarak kavranabilir.

 

Mantık tarihi, sadece mantık çalışmalarının bir tarihi olarak görülmediği takdirde, tarih olgusunun çok yönlü ve daha derinlikli olarak kavranılmasına olanak verebilir. Eğer bu açıdan bakarsak, bazı dönemlerde aklın ve mantığın kendisinin nasıl bir nesneleştirme aracı olarak kullanıldığını görebiliriz.

 

Tarih içinde bazı toplumlarda duyguların bir nesneleştirme aracı olarak kullanıldığı görülmektedir. Bu gibi toplumlarda sorunlara duygusal yaklaşım, kültürel bir tavır alıştır; bu toplumlarda olaylar duygusal tepkilerle anlamlandırılmaya ve sorunlara bu yolla çözüm getirilmeye çalışılır. Fakat olayların mantıksal bakışın nesnesi haline getirilmesi, mantığın ne olduğunun sorgulanmasını da beraberinde getirmiştir. Tarihte bunun ilk güzel örneği Aristoteles’in mantık çalışmalarıdır. Aristoteles, mantığı hem felsefenin bir aracı olarak görmüş hem de Sofistlerin mantık anlayışının karşısına koymuştur. Böylece mantık günlük yaşamın bir parçası haline gelmiştir. Bu araç daha sonra Ortaçağ’da teolojinin nesnesi olmuştur. İşte mantık tarihi bize farklı dönemlerde ve toplumlarda yapılan çalışmaları anlamlandırmaya ve sonuçta da o toplumun kültürel, sosyolojik, teolojik yapısının tasvirine olanak verebilir.

 

Bir mantık tarihi çalışmasının, bir toplumun kültürel dokusunun veya bir tarihi sürecin özelliklerinin anlaşılmasında hazır bir reçete sunmayacağını özellikle vurgulamak gerekir. Genel olarak düşünce tarihi, özel olarak mantık tarihi çalışmalarının bir toplumun kültür hayatına katkıda bulunması da işte bu noktada önem kazanmaktadır. Çünkü bir toplumun kültür hayatına katkıda bulunabilecek etkinliklerin neler olduğu ve olması gerektiği bu tür bir alt yapı sayesinde tartışmaya açılabilir. Bir kültürün felsefi bir bakış üretebilmesi, bu gibi tartışmaların yapılmasıyla sağlanabilir. İlk bakışta anlaşılmasa da, mantık tarihi çalışmaları, bu tartışmaların gerçekleştirilmesinde ayrıcalıklı ve öncelikli bir yere sahiptir.

 

İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü, Mantık Anabilim Dalı’nın 2000 yılında kuruluşundan bugüne kadar geçen onyedi yıllık süre, bir kurum için hiç de uzun sayılmayacak bir zaman dilimidir. Mantık Anabilim Dalı’nın üniversitelerimizde ilk örnek olduğu dikkate alınırsa, Dr. Nazlı İnönü'nün mantık tarihini konu alan çalışmasının yeri ve önemi daha iyi anlaşılacaktır.

 

Bir mantık tarihi çalışmasının tam ve eksiksiz olması beklenemez; önemli olan bir yerden başlamak ve zamanla üzerine yeni bir şeyler koyabilmektir. Dr. Nazlı İnönü'nün çalışması, bu konuda son derece önemli bir başlangıç, geliştirilmeye açık bir çıkış noktası konumundadır. Dr.Nazlı İnönü'nün bu çalışması, sadece mantık ile ilgilenenler için değil, kültür tarihi, bilim tarihi, matematik tarihi gibi alanlarla ilgilenenler için de son derece önemli veriler sunmaktadır.

 

Prof. Dr. Şafak Ural

 

[1] Bkz İnönü, N. (2017) Mantık Tarihi (İlkçağ) Boyut Yay.