Atatürkçü Düşünce Sisteminin Felsefi Temelleri

Submitted by safakural on Pa, 11/12/2011 - 19:23

Sayın Komutanım, Değerli konuklar,

Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Konuşmama “Atatürkçü Düşünce Sistemi” ile “Atatürkçü Düşünce” arasında bir ayrım yaparak başlamak istiyorum. Bu ayrımın çok da nesnel gerekçelerle yapıldığını söyleyemem. Hatta bu iki deyim arasında çok keskin bir ayrımın yapılabilmesi mümkün de olmayabilir. Bütün bunlara rağmen böyle bir ayrım yapmaktaki amacım, “Atatürkçü Düşünce”nin farklı yorumlarının bir tartışmasını yapmaktan veya onların bir sentezini aramaktan kaçınmaktır.

“Atatürkçü Düşünce Nedir?” gibi bir sorunun kapsamı içine onun günümüzdeki olumlu ve olumsuz yorumları dahil edilebilir. Bu yorumların ise ülkemizin bugünkü siyasi, kültürel, ekonomik, sosyal durumunun bir değerlendirilmesini içereceği, onlarla iç içe olduğu açıktır. İnancım, bu tartışmaların yapılabilmesi için Atatürkçü düşüncenin öncelikle tarihi süreç içinde sistematik bir yorumunu vermenin gerekli olduğudur. Dolayısıyla Atatürkçü düşünceye karşı olmak veya onu savunmak için, temele konulabilecek birtakım nesnel verilerin tespit edilmesine özellikle ve öncelikle gerek vardır.

Öte yandan “Atatürkçü Düşünce Sistemi Nedir?” başlıklı bir çalışma da bir önceki soruya sırtını dönerek gerçekleştirilemez. Ve elbette bu sorulardan herhangi birisi de diğeri yok farz edilerek ele alınamaz.  

“Atatürkçü Düşünce”nin sistematik kurgusunu ortaya koyabilmek için tarihsel gelişimin özellikle dikkate alınması kaçınılmazdır. Çünkü bu düşünce hem Cumhuriyetle yaşıttır hem de tarihi sürecin bir ürünüdür. Dolayısıyla burada önemli olan nokta, her iki  tarihi süreci doğru olarak okuyabilmektir. Ancak bundan sonra Atatürkçü düşünceyi günümüzü yorumlamada kullanabiliriz.

Öte yandan bir tarihçi olmadığım dikkate alınırsa, böyle bir çalışmanın uzmanlık alanım dışında kalacağı bir eleştiri olarak ileri sürülebilir. İşte tam da bu noktada, mesleğim olan felsefenin bana sağladığı olanaklardan yararlanmaya çalışacağım.

Felsefenin üç bin yıla yaklaşan tarihi içinde değişmeyen ve onu vazgeçilmez kılan özelliklerinin başında aynı konuda farklı sorular sorabilmesi, farklı yorumlar getirebilmesi gelmektedir. Diğer özelliği ise felsefenin çok yönlü (yani toplumsal, bireysel, bilimsel vb) işlevidir. Felsefenin her toplumda ve her çağda sorunları kendi yöntemi içinde tanımladığı, işlediği ve kendince yorumladığı bilinmektedir. Özellikle Batı toplumunun geçirmiş olduğu kültürel, siyasi ve dolayısıyla ekonomik değişimde ve bugünkü konumunda felsefenin rolü ve önemi bilinmektedir. İşte felsefenin bu işlevini “Atatürkçü Düşünce Sistemi Nedir?” sorusu çerçevesinde kullanmaya çalışacağım.

Amaç “bir düşünce sistemi”nden söz etmek olduğunda öncelikle yapılması gereken, bu sistemin sınırlarını belirli bir ölçüde de olsa çizmektir. Bu sınır arayışı beni burada Atatürkçü düşünce sistemini tarihsel süreç içinde ele almaya yönlendirmektedir. Diğer bir ifadeyle tarihsel olgularla sözü edilen düşünce sistemi arasındaki ilişkinin yorumlanmasına çalışılacaktır.

Bu yaklaşım, “Atatürkçü Düşünce Sistemi” kavramının tarihi belgelere dayanarak açıklanmasını değil, tarihi olayların yorumlanmasını içerecektir. Çıkış noktasının tarihsel olgular olması sebepsiz değildir. Çünkü açıktır ki “Atatürkçü Düşünce Sistemi” toplumun tarihsel süreci içinde ortaya çıkmış ve varlığını günümüze kadar sürdürmüştür.

Bir toplumda ortaya çıkan dönüşümlerin sebepleri arasında ekonomik/sosyolojik, teknolojik veya ideolojik gerekçeler genellikle ön planda yer alırlar. Yakın geçmişte bu alanlarda ortaya çıkan değişimlerin dünyanın çehresini ne kadar çok değiştirdiğini hepimiz biliyoruz.

Bu durumda “Atatürkçü düşünce sistemi” toplumda çok köklü değişimlerin gerçekleştirilmesini sağladığına göre, bu sistemin niteliğinin ne olduğu sorulabilir. Şahsi inancım söz konusu düşünce sistemini bir ideoloji olarak görmek, onu bu kavram ile ilişkilendirmek, bir bütünün ancak bir parçasının yorumlanmasına olanak verebilir. Diğer bir ifadeyle Atatürkçü düşünce sisteminin toplumda köklü değişiklikler yapmış olmasına karşılık, onu bir ideolojik sistem olarak görmek kanımca doğru olmayacaktır.

Atatürkçü düşünce sistematiğini toplumun tarihi seyrinden koparmak ve onu kendine özgü bir bütünlük olarak görmemek, işte tam da bu tehlikeyi beraberinde getirir: yani onu bir ideoloji olarak görmek kaçınılmaz olur.

Atatürkçü düşünce yine de her şeye rağmen bir ideoloji olarak yorumlanmak istenilebilir. Hatta belirli özellikleri önplana çıkartılarak bu yoruma gerekçeler bulunabilir. İşte böyle bir tartışmaya girmemek için Atatürkçü düşünce ve Atatürkçü düşünce sistematiği arasında bir ayrım yaparak ilgi alanımı tarihsel/sosyal olguların yorumu ile sınırlamayı amaçladım.

Günümüzü karakterize eden olguların arasına öncelikle içinde bulunduğumuz kültür coğrafyasında gerçekleşen değişimleri koyabiliriz. Bu değişimler hep aynı yönde gerçekleşmektedir: demokrasi ve belirli özelliklere sahip ekonomik bir yapı, kabaca söylemek gerekirse, bu değişimin ortak hedefi olarak görünmektedir.

Bu tespit çerçevesinde Atatürkçü düşüncenin sistematik yapısının, sözkonusu değişimleri büyük ölçüde öncelediği kolaylıkla ileri sürülebilir. Çünkü Türkiye, sahip olduğu hukuki ve demokratik yapısı ve bunların uzantısı ekonomik başarılar sayesinde bir model olma özelliği kazanmıştır. Bu özellikleri ise ideolojik bir model içinde anlamlandırmak mümkün değildir. Çünkü hiçbir ideoloji, demokrasi ve insan hakları gibi kavramları bizim sahip olduğumuz şekliyle hayata geçirebilmiş değildir.

Bu durum aynı zamanda Türkiye’nin birçok ülkenin başarmak istediği dönüşümleri Atatürkçü Düşünce Sistemi çerçevesinde çok önceleri başardığını ileri sürmemize de olanak vermektedir.

Öte yandan böyle bir tespit, eğer ortada bir ideoloji yoksa, sözkonusu değişimlerin nasıl olup da gerçekleştirilebildiğini ayrıca sorgulanmasını gerektirecektir.

Değişimin başarılmasında Türklerin sahip olduğu kendini yenileyebilme, gerektiği zaman gerekli değişimleri başarabilme ve böylece varlığını sürdürebilme becerisine ilk planda yer vermenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Her büyük önder gibi Atatürk de değişimin nasıl ve ne şekilde olması gerektiğini görebilmiş ve ona çok kısa bir sürede çağının gereksinimlerine uygun formu verebilmiştir. İlginçtir, bunları yaparken çağının ideolojilerine itibar etmemiştir. Ulaşılan başarılar, Atatürk’ün önderliğinde bu ulusun gerçekleştirdiği mucizelerdir. Yok olmaktan kurtulup böylesine büyük başarıları gerçekleştirmenin başka bir açıklamasını yapmak sanırım mümkün değildir.

Büyük liderler toplumdaki potansiyeli görebilen ve değişimi geleceği öngörerek gerçekleştiren kimselerdir. Önemli olan sadece toplumu değiştirmek değil, geleceği öngörerek bu değişimi sağlayabilmektir.

Bir değişim, eğer birtakım zorlamalar sonucu ortaya çıkmamış ise, kendi tarihi ve sosyal koşullarıyla uyum içinde olacaktır. Bu uyumun bir ölçütü de değişimin devamlılığı, başarısı ve çağının gereksinimlerine cevap verebilmesidir. Gerçekten de içinde bulunduğumuz kültür coğrafyasında gerçekleşen değişimlerin ortak hedefinin başında demokrasinin geldiği dikkate alınırsa, Türk Ulusu’nun varolabilme mücadelesini başardığını;  çünkü bunu kendi tarihi ve sosyal gereksinimlerine uygun olarak gerçekleştirdiğini kabul edebiliriz.

Bu durumda bir değişimin, o bir devrim özelliği taşısa da, toplumun kendi tarihi ve sosyal koşulları ile uyum içinde olması,  onun bir ideoloji olup olmadığının tartışılmasını da en azından ikinci plana atacaktır.

İdeolojiler toplumu belirli kalıplar doğrultusunda biçimlerler. Ne var ki bugünün Türk toplumunu karakterize edebilecek özellikler demokrasi, laiklik ve hukukun üstünlüğü gibi değerlerdir; ve bunlar bir ideolojinin toplumu zorla biçimleyen değerleri değildirler.

Bu tespitin yakın zamandan başlayarak ideolojilerin hızla ortadan kalkmasına rağmen, Atatürk’ün misyonunun demokrasiyle özdeşleşerek sürmesiyle de sanıyorum tam bir uygunluk içindedir.

Dolayısıyla da ilgimizin odak noktasında, Atatürkçü düşünceyi bir ideoloji olarak görmek yerine “onu nasıl karakterize edebiliriz?” sorusunu koymak çok daha yerinde olacaktır.

İdeolojilerin toplumları belirli bir yöne zorla ittikleri, bir takım kalıplar çerçevesinde onu biçimledikleri bilinen bir olgudur. Bu yüzdendir ki ideolojiler ancak belirli dönemler içinde varlıklarını sürdürebilmişler ve bir zaman sonra da devirlerini doldurup ortadan kalkmışlardır. Bu açıdan bakıldığında da Atatürkçü düşünce sistematiğini bir ideoloji olarak görmek mümkün değildir. Çünkü yukarıda hep vurgulandığı gibi Türkiye, sahip olduğu değerler sayesinde modern bir yapıya kavuşabilmiştir.

Bu durumda özetlemek gerekirse Cumhuriyet, Türk Ulusu’nun kimliğinde köklü değişiklikler yapmıştır. Fakat bu değişimin özelliği, hem tarihi bir sürecin hem de kültürel, siyasi, ekonomik ve toplumsal koşullarımızın bir sonucu olmasıdır. Aksi taktirde hiçbir zorlama, değişimlerin bugüne kadar sürmesini sağlayamazdı. Sovyetler Birliğinin bir süper güç olmasına rağmen dağılmış olması, zorlamaların ancak bir ölçüde sistemin devamını sağladığına güzel bir örnektir. Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve laiklik gibi ilkeleri, ideolojik zorlamalarla benimsemek ve sürdürmek sözkonusu değildir; çünkü bu ilkeler zaten demokrasinin ölçütleri konumundadır.

Dolayısıyla da ilgimizin odak noktasında, Atatürkçü düşünceyi bir ideoloji olarak görmek yerine “onu nasıl karakterize edebiliriz?” sorusunun koymak çok daha yerinde olacaktır. 

Türkiye, bir imparatorluktan yepyeni bir devlet düzenine geçmiştir. Bu bir devrimdir ve bu devrim, sadece siyasi bir değişimi değil, kültürel, ekonomik ve benzeri konularda çok köklü bir dönüşümü de içermektedir.

Dolayısıyla da ortada açıklanması gereken bir olgu bulunmaktadır. Bu konuda benim inancım, bu değişim, dönüşüm, devrim veya adı ne olursa olsun karşımıza çıkan bu olgunun özelliği, Türk ulusunun kendini var-kılma yeteneklerine ve iradesine, öte yandan insanlığın toplumsal, sosyal, ekonomik ve bilimsel gelişimine de uygun bir özellik taşımasıdır. Bu yüzden o, zaman içinde eskiyen bir ideoloji olmamış, tam aksine çağının ortak değerleriyle uyum içinde olabilmiş, ilerlemenin ve gelişmenin temel koşulu olmak niteliğini de yitirmemiştir.

Her düşünce sistemi, ki buna ideolojiler de dahildir, temel bir takım ilkeler çerçevesinde inşa edilirler. Bu temel ilkeler, yerine göre birtakım düşünceler, varsayımlar, kabullerden oluşurlar. Her düşünce sistemi işte bu ilkeler çerçevesinde karakterize edilebilir, yorumlanabilir, anlamlandırılabilir. Atatürkçü düşünce sisteminin de ne gibi ilkeler çerçevesinde kurgulandığı, yani ne şekilde yorumlanabileceği sorulabilir.

Benim şahsi kanaatim Atatürkçü düşüncenin sistematik kurgusunu, “birey ve bireyselleşme” kavramları çerçevesinde düşünülmesi gereken bir “kimlik” kavramı aracılığıyla ele almaktır.

“Kimlik” kavramını aidiyet duygusu ile ilgi içinde düşünebiliriz. Aidiyet duygusunu ise başta insan olmak üzere toplumsal yaşamı olan tüm canlıların bir özelliği olarak kabul edebiliriz. Yani özellikle insan, adeta içgüdüsel olarak, kimlik duygusuna sahiptir. Her birey, en elementer şekliyle doğuşunda aileye, giderek topluma, onun tarihine, kültürüne, manevi değerlerine bağlı olmak özelliği taşır. İşte bu bağlılıklar bir bütün olarak onun kimliğinin bir parçasını oluşturur.

Bu durum aynı zamanda kimliğin sadece bireysel değil, toplumsal özellikler taşıdığının da basit bir göstergesidir

Davranışlarımıza yön veren etkenler arasında biyolojik gereksinimlerimiz kadar tarihi ve toplumsal kimliğimizi de sayabiliriz. Hatta ikincisinin davranışlarımıza yön verme özelliği ilkine göre çok daha baskın olabilir.

Böylesine belirleyici özelliklerine karşılık, toplumsal kimliğin tarih içinde değiştiğini ve buna bağlı olarak da bireysel kimliğinin aynı kalmadığını söylemek gerekir. Daha yerinde bir ifadeyle, tarihsel, ekonomik, sosyal, kültürel değişimler bireyin kimlik algısında da değişimlerin meydana gelmesine sebep olmaktadır. Fakat böyle bir (adeta zorunlu) değişimin, o toplumun temel karakteristik özelliklerini de bütünüyle değiştirdiği söylenemez.

Bu tespitin bizi çok yakından ilgilendirdiği ortadadır. Çünkü Cumhuriyetin bütün kurumları özellikle hukuki ve sosyal yönden hayata geçirilmiş, ekonomik yapı da bu esaslar uygun olarak düzenlenmiştir. Ayrıca bütün bu değerler birbirleriyle ilgi içinde olan, birbirlerinden ayrılması sözkonusu olamayan, birbirlerini bütünleyen özelliklere sahiptirler. Bu durum, mevcut kültürel kimliğimizin Atatürkçü düşünce sistematiği ile ilgisine dikkatimizi çevirmemizin de temel nedeni olmaktadır.

Diğer bir ifadeyle Cumhuriyet, Türk Ulusu’nun kimliğinde köklü değişiklikler yapmıştır. Fakat bu değişimin tarihi sürecimize, kültürümüze, siyasi, ekonomik ve toplumsal hedeflerimize aykırı olduğu söylenemez. Olması gerekenler zaten bu değişimle paralellik içindedir. İşte bu noktayı, Atatürkçü düşünce sistematiğini üzerine kurabileceğimiz bir tür aksiyomatik ilke gibi de düşünebiliriz. Bunun sebebi, Atatürkçü düşünce sistematiğinin yerelliği değil her toplumun benimsediği ortak değerleri içermesidir. Değişim -ideolojik zorlama olmadan- bireysel kimlik, ortak kültürel, siyasi ve ekonomik değerlerle uyum içinde gerçekleşmiştir. Bu değerler,  kimliğimizde köklü değişiklikler yapsalar da, aslında günümüz toplumlarının kültürleriyle uyumlanabilme özelliğine sahiptirler. Bu uyumlanmada günümüzdeki teknolojik başarıların ve bu teknolojik başarılarla ilişki içinde oluşan kurumların her toplumda aynı özellikler taşımasının elbette büyük payı vardır.

Aşırılıkların olağan hale geldiği yerde en aşırı görüş, orta yolu savunmaktır. Aşırılık, yanlış bir yola girildiğinde ilk akla gelen çözümdür; ne var ki çözüm, ancak doğruyu bulmakla sağlanabilir. Ve doğru her zaman kolayca akıl edilemeyen bir yerde bulunur. Böyle olmasaydı aşırıyı denemeden herkes doğruyu bulabilirdi. 

Aşırılıkta ısrar etmek, doğru yoldan uzaklaşmayı da beraberinde getirir. Böyle bir uzaklaşma, doğru olana dönüşü de şüphesiz güçleştirir. Büyük liderler bu doğru yolu görebilen kimselerdir. Yani onlar hem aşırılıkları yenebilen hem de doğrunun ne olduğunu görebilen kimseler.

Atatürk’ün yaptıklarının tam da bu çerçeve dahilinde yorumlanması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü cumhuriyet, laiklik ve hukukun üstünlüğü başta olmak üzere temele koyduğu değerler sayesinde Türkiye’yi içinde bulunduğumuz kültür coğrafyası içinde ayrıcalıklı hale getirmiş, başarıları onun model bir ülke olmasını sağlamıştır.

Bu değerlerin bir ideolojinin değil de bir düşünce sistematiğinin temel kurucu unsurları olarak kabul edilmesinin gerekçesi de bu noktada sanırım açıklığa kavuşmuş olmaktadır.

Atatütürkçü düşünce sistematiği içinde birey ve bireyselleşme, değişimin ve kimliğin yeniden tanımlanmasının referans noktası olmuştur. Diğer bir ifadeyle kimliğin yeniden tanımlanması, tarihsel koşulların dikte ettiği bir gereklilik sonucu ortaya çıkmıştır. Çünkü tarihsel süreç, bireyselleşmeyi ekonomik ve sosyal açıdan kaçınılmaz hale getirmiştir. Bunun sonuçlarını hukuk sisteminden laiklik tanımına, demokrasiden ekonomik yapıya kadar uzanan her kurumsal yapıda görmek mümkündür.

Bu durumda Cumhuriyet’in, Türk Ulusu’nun kimliğinde yapmış olduğu değişiklikleri, zaten olması gereken değişimler olarak düşünmek gerekmektedir. Burada önemle vurgulanması gereken nokta, bu değişimin, temel toplumsal değerlerimizle aykırılık içinde olmamasıdır. Ve bu değişim, günümüz toplumlarının ekonomik, sosyal ve kültürel ilerlemesinin bireylerden talep ettiği davranışlarla da uyum içindedir.

Günümüz Türkiye’sini bu kurumsal dönüşümlerin birer izdüşümü olarak görmek kaçınılmazdır.  Atatürkçü düşünce sistematiği, başta ekonomik yapı olmak üzere, çeşitli alanlarda bir değişim ve dönüşümü başarmış veya başlatmıştır. Eğitim, sağlık, ekonomi ve teknoloji günümüzde her toplumdan ayni şeylere, yani kısaca bazı ortak davranışlara, bilgi, beceri ve değerlere sahip olmayı talep etmektedir. Bir ülkenin eğitimi, sağlık sektörü, ekonomik yapısı hep aynı standartlar üzerine kurulmak ve işlemek zorundadır. Bu durum beraberinde her toplumun ortak bir kimliğe sahip olmasını gerektirmektedir. Atatürkçü düşünce sistematiği bu yönde bir değişimi başarmış veya başlatmıştır.

Bireyselleşme ve buna bağlı olarak ortaya çıkan kimlik değişimi, tarihsel sürecin bir çocuğudur. Bu tarihi süreç, bir yandan Osmanlı imparatorluğunun iç dinamizminde kendini gösterirken öte yandan Rönesans, Yeniçağ ve Aydınlanma dönemleriyle de doğrudan ilgi içindedir.

Atatürk’ü sadece askeri bir deha olarak değil, bütün bu değişimleri farkında olan ve çağının çok iyi analizini yapabilmiş bir lider olarak görmek gerekir. Yaptıklarında ve icraatlarında bunları kolaylıkla görebiliriz. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözünde, Viyana Çevresi olarak bilinen ve etkisini halen sürdüren pozitivizmin esintisini görmek mümkündür. Bu sözler, O’nun çağını yakından izleyen, anlayıp yorumlayabilen ve uygulayabilen bir lider olduğunun bir göstergesi olarak da düşünülebilir. Dikkat çekici olan diğer bir nokta, Batı’nın gelişim çizgisinin dünyanın geleceğini etkilemedeki rolünü ve değerini sezebilmesidir.  Şanslı olduğu nokta ise Osmanlı İmparatorluğu’nun bu değişim çizgisine ister istemez zaten girmiş olmasıdır.

Batı dünyasını hayranlıkla izleyen, her yapılanı onaylayan, gözü kapalı taraftarlık yapan bir kimse değilim. Her toplumun ancak kendi değerleriyle varlığını sürdürebileceğine, gelişebileceğine ve güçlü hale gelebileceğine inanıyorum.

Bu bakış açısına eleştirel ve gerçekçi olmayı da ilave etmek gerekir. “Atatürkçü düşünce” olarak yukarıda işaret ettiğim anlayışı bu yaklaşımın dışında tutmak için kuşkusuz hiç bir sebep ileri sürülemez. Kalıplaşmış, ideolojik bir şekle dönüştürülüp dar kalıplar arasına sıkıştırılmış bir görüşün, felsefi bir derinlikten uzaklaşacağını, sorunlara kalıcı ve gerçekçi çözümler getiremeyeceğini kabul etmek durumundayız.  Her türlü kalıplaşmanın, tarihi, toplumsal ve bilimsel gelişmeye kolaylıkla karşıt bir özellik kazanması ve sonuçta bu kalıpların sistemin kendine zarar vermesi kaçınılmazdır.

Bu yaklaşım, özellikle Batı Dünyasının değerlendirilmesinde ayrı bir yere ve öneme sahiptir. Çünkü Batı dünyası, asırlardır inişli çıkışlı ilişkiler içinde olduğumuz bir kültür çevresidir. Başlangıçta Osmanlı İmparatorluğu daha sonra Cumhuriyet Türkiye’si bu ilişkiyi yine inişler ve çıkışlarla sürdürmüştür. İlişkilerin inişli çıkışlı olması, gerçekçi referans noktalarının bulunmasını ve kolayca öznel değerlendirilmelerin yapılmasına zemin hazırlamıştır. Hayranlık veya küçük görme bu öznel değerlendirmelerin bir sonucudur. Bu tür öznel değerlendirmeleri ise sanırım bir kimlik sorunu olarak görmek gerekir.

Atatürk’ün, yukarıdaki örnekten de anlaşılabileceği gibi, Batı Dünyasını çok iyi kavradığını ve değerlendirdiğini düşünüyorum. Bunun göstergelerinden bir diğeri ise kültürel dönüşümü tam da olması gerektiği şekilde gerçekleştirmiş olmasıdır. Batı karşısında kendi benliğini koruyabilmek;  onun başarılarını kavrayıp değerlendirmek fakat bunu asla kendini küçük görmeden yapabilmek, gerçekleştirilen dönüşümün temel dayanaklarını oluşturur ve bu dönüşümün büyüklüğünün bir kanıtıdır.

“Ne mutlu Türküm diyene” sözünün kaba bir milliyetçilik içermediği, Atatürk’ün düşüncelerine biraz bile aşina olan herkesin kolayca görebileceği bir olgudur. Bu ifadenin diğer ucunda ise, bir millet olma bilincinin yattığını ve bu bilincin taşıyıcı unsurunun da “vatandaşlık” kavramı olduğunu kolayca ileri sürebiliriz.

Avrupa’nın milliyetçilik anlayışında iki ayrı yönelimden sözetmek mümkündür. Bunlardan ilki, 1789 Fransız İhtilali ile ortaya çıkan ve Osmanlı İmparatorluğunu da derinden etkilemiş olan milliyetçilik harekettir. İkincisi ise Hitler Almanyasında karşımıza çıkan milliyetçilik anlayışıdır. Hitler Almanya’sının temsil ettiği milliyetçilik anlayışının ne gibi sonuçlar doğurduğu ortada iken, bu anlayışın bir model olarak alınması elbette sözkonusu olamazdı.

“Vatandaşlık bilinci” ve “hukukun üstünlüğü” gibi kavramlarla ilgi içinde düşünebileceğimiz milliyetçilik anlayışının diğer bir dayanağı olarak Aydınlanma Çağı’nı kabul edebiliriz. Bu çağın insan aklına verdiği değer ve ona olan güvenin bir sonucu da bireyselleşme olmuştur. Bu bireyselleşmeyi karakterize eden diğer kavramlar arasında laiklik de sayılabilir.

 Ortaçağ’ın sona ermesi, tarihi süreç içinde, bireylerin inandıklarıyla değil yaptıklarıyla değerlendirilmesi anlayışının da başlangıcı olmuştur. Sanat ve edebiyatta, giderek bilimde ortaya çıkan başarılar, doğmalara karşında akla güven duymayı ve ona önem vermeyi de beraberinde getirmiştir. Bunun sonuçlarından birisi ise bireyselleşme olacaktır.

Toplumsallaşmanın en önemli dayanağı güven duygusudur. Hukukun üstünlüğü, güven duygusunun tek dayanağı olmasa da, zorunlu koşuludur. Toplumsallaşmanın diğer ucunda ise ortak yaşam kültürü bulunur. Ortak yaşam, medeniyetin bir göstergesidir; ve toplumsal gelişimin de vazgeçilemez koşuludur. Dolayısıyla bu anlamda bir toplumsallaşma, bireysel becerilerin ortaya çıkabilmesine yakından bağlıdır; bu da bireylerin hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasıyla sağlanabilir. Bireysel ve toplumsal başarıların demokratik toplumlarda ortaya çıkmasının gerekçesi de sanırım bu ilişkiler ağı içinde yatmaktadır.

Hukukun üstünlüğünden sözedilemeyen yerde güvensizliğin ortaya çıkacağı, bireylerin kendi çıkarları doğrultusunda hiçbir engel tanımadan hareket edeceği apaçık ortadadır. Çıkar guruplarının oluşması, farklı türden cemaatlerin çıkarları uğruna herşeyi yapar hale gelmesi, liyakatin yerini aidiyetin alması kaçınılmazdır. Bu koşullar altında bireyler örf ve âdetlerin sınırları içinde değerlendirilir. İtaat etmek, bu değerlendirmede kullanılan tek ve en önemli ölçüt halini alır. Bireysel kimlikleri oluşturan unsurlar da bu merkez etrafında biçimlenir. Kayıtsız şartsız bağlılık, becerilerin güvence altına alınamadığı yerde itibar edilen, aranılan ve önem verilen bir konuma gelir. Hukukun üstünlüğü değil, bağlılık sözkonusu olduğunda, bireyselleşme ve onun bilimdeki, sanattaki, edebiyattaki yansımaları da itibar edilen, arzu edilen, önem verilen konumunu kolayca yitirir.

Rönesans ile başlayıp Aydınlanma dönemi ile süren zaman dilimini birkaç kavramla özetlemek elbette sözkonusu olamaz. Ne var ki bizi ilgilendiren sonuçlar açısından bakıldığında, bireysellik, hukukun üstünlüğü, milliyetçilik ve laiklik gibi kavramların hem birbirleriyle ilgi içinde hem de kendi süreçleri çerçevesinde olgunlaşıp geliştiğini ve toplumu biçimlediğini söylemek gerekir.

Kanaatimce Atatürk’ün düşünce sistematiği bu kavramların içeriğinin tam olarak kavranılmasıyla oluşturulmuştur. Burada ısrarla altının çizilmesi gereken nokta, “vatandaşlık” kavramı çerçevesinde tanımlanabilecek “kimlik” kavramının “geleneksel kimlik” kavramıyla uyuşmamasına karşılık, “mili kimlik” kavramıyla arasında önemli bir karşıtlığın olmamasıdır. Çünkü geleneksel kimlik bireylerden otoriteye itaati talep ederken, vatandaşlık esası üzerine kurulacak bir “milli kimlik”, o toplumun bireylerinden yasalara uymasını talep eder. Bu sayede bireyler “kimlik”lerini o toplumda kabul gören ölçütlere göre, yani eşitlik, özgürlük ve bireysellik gibi değerlere göre biçimleyebilirler.

“Kimlik”, yukarıda da işaret edildiği gibi, farklı unsurların bileşimidir. Bu unsurlar en genel ifadesiyle aileden ve tarihten devralınan değerlerdir, ekonomik ve sosyal koşulların belirlediği değerlerdir, inançlar ve kabullerden oluşmuştur. Fakat önemli olan ve bizi ilgilendiren nokta, bu unsurlardan bazılarının zaman içinde diğerlerini önceleyebilmesi ve etkileyebilmesidir.

Dolayısıyla kimliği belirleyen unsurların neler olduğu önemli olmakla beraber, daha da önemlisi, bu unsurların aralarındaki öncelik ilişkidir.

Günümüzde demokratik toplumlarda bireysel hak ve özgürlükler, bireysel kimliğin ana ekseni konumundadır; yani diğer unsurları biçimleyebilen bir özelliğe sahiptir. Ve bu süreç, yukarıda kısaca işaret edilen tarihi gelişimin bir ürünüdür.

Kendine özgü kültürel değerlere sahip olan Türk toplumunun Batı ile aynı gelişim çizgisini izlemesinin hiç de gerekli olmadığı veya aynı değerleri paylaşmasının ve kimliğini de bu değerlere göre biçimlemesinin doğru olmadığı ileri sürülebilir.

Böyle bir görüş karşısında, bir toplumdaki tek tek bireylerin yetenekli olmalarının, çeşitli bireysel başarılar ortaya koyabilmelerinin, bireylerin olumlu istek, düşünce, arzu ve inanç sahibi olmalarının, toplumsal başarının ortaya çıkmasına sebep olamadığını hatırlamak gerekecektir. Tek tek bireylerin yetenekleri ve onların iyi niyetleri, o toplumun bütünlüğünden daha fazla bir değer üretememektedir. Bu anlamda bütün parçaların toplamından daha büyük bir değerdir.

Bu durumda hukukun üstünlüğü, laiklik gibi değerler, bireylerin hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınmasına olanak verecek; liyakatin öne çıkması ise bireysel başarılara zemin hazırlayacaktır. Bu sayede toplum, bireylerin toplamından fazla bir değer ifade edebilir hale gelecektir. 

Yukarıda da işaret edildiği gibi bireysel kimliğimiz, inançlarımız, çıkarlarımız, eğitimimiz gibi farklı bileşenlerin etkisi ile oluşmaktadır. Bu bileşenler her toplumda ve dolayısıyla her bireyde bulunan ortak özelliklerdir. Toplumlar ve toplumların bireyleri arasındaki fark, bu bileşenlerden hangisinin diğerlerini etkilediğine bakarak tanımlanabilir. Tarihi, ekonomik, sosyal koşullar bu bileşenlerden birisinin öne çıkmasına neden olabilmektedir. Teknolojik, ekonomik, sosyal değişimlere karşılık, ideolojik baskılar da tek başına bu bileşenler arasındaki dengeyi (daha doğrusu dengesizliği) belirleyebilmektedir. Fakat bütün bu değişimlerin, bir toplumu karakterize eden temel değerleri ortadan kaldırdığı söylenemez. Bir toplumun dini hassasiyetlerinin veya milli değerlerinin tarih boyunca varlığını sürdürmesi, bu görüşü destekleyen bir dayanak olarak kabul edilebilir.

Fakat benim burada dikkati çekmek istediğim nokta, “birey” ve “bireyselleşme” kavramlarının “kimlik” kavramı aracılığıyla yapmış olduğu etkinin, ideolojik bir zorlama içermediği, milli ve tarihi değerlerle de bir karşıtlık içinde olmadığıdır.

“Birey” ve “bireyselleşme” olgusunun tarihi bir süreç içinde ortaya çıkmış olması, kimliğin diğer parçalarıyla arasında bir uyumun oluşmasına da zemin hazırlamıştır. Bunun en tipik örneği, bu kavramaları sosyal hayatın bir parçası haline getiren Avrupa’nın bizzat kendisidir. Hiç kimse bugün bu toplumun bireylerinin bir kimlik parçalanması veya kimlik çatışması içinde olduğunu söyleyemez. Bireylerin hak ve özgürlüklerinin yasalarla güvence altına alınmış olması, bireyselliğin kimliğin bir parçası haline gelmesine olanak vermekte; ve sonuçta o toplumun, bireylerin toplamından daha fazla bir değer içermesi sözkonusu olabilmektedir.

Bu durum bir yandan Batı dünyasının gelişimini ifade ederken, öte yandan da Cumhuriyet Türkiyesi’nin kazanımlarını ifade etmektedir. Sıklıkla vurguladığım gibi, bugün Türkiye’nin bir model ülke konumunda bulunması, bütün bu özellikleri temsil edebilmesinden bağımsız olarak açıklanamaz.

Öte yandan Atatürk’ün düşünce sistemini karakterize ettiğini düşündüğüm  “birey” ve “bireyselleşme” kavramları, köklü bir “kimlik” değişimi olarak yorumlanmalıdır. Ve bu değişim, tarihi olgularla uygunluğu dışında, (kimliğimizi biçimleyen) geleneksel değerlerin olumlu yönde geliştirilmesine de olanak vermiştir.

Dil ile düşünce arasında yakın bir ilişki olduğunu, daha yerinde bir ifadeyle düşüncemizin dil aracılığıyla oluştuğunu biliyoruz. Bunun sonuçlarından birisi de kavramlaştırma yoluyla varlık kazandırmaktır. Bir dil ne kadar zenginse, yani farkları ifade edebilecek kavramlara sahipse, düşüncenin gelişmesi, gerçekliği o oranda daha iyi yansıtması mümkün olur.

Fakat öte yandan kavramsallaştırmanın bir de olumsuz yönünden sözetmek gerekir. O da gereksiz kavramsallaştırmanın kafa karışıklığına yol açmasıdır. Diğer bir ifadeyle dezenformasyon, yani yeni kavramlar aracılığıyla sahte varlıkların tartışma gündemini saptırması ve asıl sorunun gözlerden gizlenmesi sözkonusu olur.

Bu yüzden sorunu mümkün olduğu kadar basit ve sade bir şekilde ele almaya çalıştım. Ve bu yüzden “Atatürkçü Düşünce” gibi bir kavramı tanımlamaya girişmedim.

Özenle kaçındığım bir diğer husus, son derece hassas içeriğe sahip kavramların duygusal yüklerini zorlamamak olmuştur. Bu hassasiyet, kavramların etki alanlarını gereksiz yere genişletilmemeyi ve böylece bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek yanlış anlamalara zemin hazırlamamayı gerektirmiştir.

“Atatürkçü düşünce sistemi” başlığı altında anlatmaya çalıştığım konunun, bu olasılığa fazlasıyla açık olduğu kolayca görülebilir. Bu olasılık dolayısıyla bir noktayı özellikle vurgulamak istiyorum. Hiçbir kavram sihirli bir açıklama gücüne sahip değildir. Ve hiçbir kavram kutsal de değildir. İnançlarımızın tartışmaya açık olması elbette gerekmez. Fakat buradan inançlarımızla herşeyi çözebileceğimiz anlamı da çıkartılamaz.

Çağımız bireylerden inançlarını bir kenara bırakmasını istememektedir.  Fakat daha çok inanarak sorunların çözülmesi mümkün değildir: daha çok inanarak değil, daha iyisini yaparak sorunların üstesinden gelmek mümkündür.

Bugün hiçbir kimse ekonomik sorunları, teknolojik ilerlemeyi, sağlık sorunlarını veya benzeri problemleri, uzmanca bilgileri bir kenara bırakarak çözmeyi düşünemez. Diğer bir deyişle, hiç kimse sorunları Atatürk ilkeleri aracılığıyla çözmek şansına sahip değildir; ama öte yandan bu ilkeler bir kenara bırakılarak da sorunların çözülmesi mümkün değildir.

Hepiniz saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Prof. Dr. Şafak Ural
İstanbul Üniv. Edebiyat Fak. Felsefe Bölümü

Not: Hava Harp Okulu 2011-2012 Eğitim-Öğretim Yılı'nda Açılış Dersi olarak verilmiştir.