Platon, Kaos Teorisi ve Varlık Tasarımı

Submitted by safakural on Pa, 18/10/2015 - 02:12

Kaos teorisi genellikle 1961 yılında Lorentz’in tesadüfen yapmış olduğu bir keşifle başlatılır. Elbette bu teorinin daha eskiye giden bir tarihinden ve özellikle de H.Poincaré’nin öncü fikirlerinden sözetmek de gereklidir. Kaos teorisinin günümüzdeki en önemli ismi ise kuşkusuz I. Prigogine’dir.

Kaos teorisiyle ilgili birbirine karşıt görüşlerin olduğunu ayrıca belirtmek yerinde olacaktır. Bazılarına göre bu teori bize yepyeni bir paradigma sunmakta ve fizik dünyayı yepyeni bir bakış açısıyla tasvir etmektedir. Bunun karşısında olanlar için bu teori, henüz bilimsel rüştünü bile ispat edebilmiş değildir.

Kanaatimce, bu yorumlardan hangisi doğru olursa olsun, kaos teorisi dayandığı bazı temel varsayımlar açısından son derece köklü değişiklikler içerme özelliğine sahiptir. Aşağıda kısaca işaret edilecek olan bu varsayımlar ve bu varsayımların içerdiği evren tablosunun felsefi sonuçları bakımından son derece ilginç olduğu kolayca görülebilir. Bu sonuçlardan birisi, kanaatimce Platon’un felsefi görüşlerini hem çok yakından ilgilendirmektedir hem de onunla başlayan bazı felsefi kabullerin yeni bir gözle ele alınmasına olanak verebilecek özelliktedir.

Kaos teorisi, içerdiği paradigma dışında kendine özgü bir geometri, fraktal geometri kullanmaktadır. Ve bu geometri, Platon’un felsefesinde geometrinin yeri dikkate alınırsa, son derece önemli bir değişikliklere sebep olabilecek özelliklere sahipmiş gibi durmaktadır. Bu değişikliği, Kant’ın felsefesinde Öklid-dışı geometrilerin yeri ve önemi ile kıyaslamak mümkün görünmektedir.

Kant için Öklid geometrisi evrenin özelliklerini ifade etmektedir ve bu geometri tasarımı bilincimde apriori olarak mevcuttur. Platon için geometri ve geometrik şekiller, bilindiği gibi bir idea olarak asıl varlık alanını temsil etmektedirler.

Öklid-dışı geometrilerin Kant’ın felsefe anlayışına başlangıçta çok önemli bir darbe vurduğu düşünülmüş; fakat daha sonra şaşırtıcı bir şekilde Kant felsefesinin bu geometrilerle bir aykırılık içinde olmadığı anlaşılmıştı.

Platon felsefesi ile fraktal geometri arasında kurulabilecek bir ilişki belki bu çerçevede bir değişiklik içermemektedir. Fakat fraktal geometrinin sahip olduğu özellikler dikkate alındığında, bu geometrinin Platon felsefesiyle olan ilişkisi, bazı yeni yorumların yapılmasına olanak verebilir.

Fraktal geometrinin bir Öklid-dışı geometri olduğu söylenemez. Ayrıca Kant’ın felsefe anlayışı ile Öklid-dışı geometriler arasındaki ilişkinin, Platon’un felsefesi ile fraktal geometri arasındaki ilişkiyle aynı olmadığını da ayrıca belirtmek gerekir.

Çok kestirmeden söylemek gerekirse fraktal geometrinin bizi burada ilgilendiren bir özelliği ise, fizik nesnelerin değişim ve hareket halinde kavranılmasına ve ifade edilebilmesine olanak vermesidir. Hâlbuki Platon’un geometrisi bize mevcut olan fizik nesneleri durağan bir yapıda kurgulamamıza izin vermektedir. Mevcut olanın, yani fizik nesnelerin formu, görünüşü, biçimi veya onların algılanan şekli, ideaların bir yansımasıdır. Ve dolayısıyla bu şekillerin bilincimdeki tasarımı, ideaların varlığına bağlıdır.

Fraktal geometri aracılığıyla oluşun ifade edilebilmesine olanak vermesi, Platon felsefesinde çok önemli bir yer tutan, fakat eksikliği hissedilen bir noktanın açıklamasına da olanak verebilir. Fakat bu açıklamanın Platon’un felsefi anlayışı ile ne derece uyumlu olacağı aşağıda ayrıca ele alınacaktır.

Oluş ve varlık sorunun Antikçağ’ın temel problemi olduğu düşünülürse, kaos fiziği ve onun (adeta) dili olan fraktal geometrinin getirdiği bakış açısının ne kadar önemli olabileceğini sezmek hiç de zor olmayacaktır.

Antikçağ’da varlık ve oluş sorunu, Parmenides ve Heraklit’in felsefi anlayışları çerçevesinde birbirini dışta bırakan iki karşıt çözüme yolaçtı. Bilindiği gibi hareketin temele alınması varlığın yadsınmasıyla, varlığın temele alınması ise hareketin yadsınmasına sonuçlandı.

Bu karşıtlık bir çözüme ulaşamamış haldeyken Platon felsefesi sahneye çıktı. Gerçi Platon bu soruna doğrudan bir çözüm önermedi; çözmek şöyle dursun, felsefeye yepyeni bir sorun kazandırdı. Onun felsefesi, kısaca ifade etmek gerekirse, bizi yeni bir varlık alanı ile tanıştırdı. Ve bu varlık alanı, O’nun ifadesiyle “idealar alem”i, felsefenin bir temel sorunu olarak günümüze kadar geldi.

Bu noktada şöyle düşünebiliriz: başlangıçta fizik nesneler dünyasını anlamak ve açıklamak için iki temel sorunla hesaplaşmak gerekiyordu. Bunlardan birisi ‘varlık’, diğeri ise ‘oluş’ olarak gündeme gelmişti. Fakat Platon bizi yeni bir varlık alanı ile tanıştırdı; üzerinde durulması ve açıklanması gereken asıl varlık alanının da bu olduğunu söyledi. Sonuçta varlık ve oluş da dahil olmak üzere fizik nesneleri ilgilendiren sorunların bu “asıl varlık” üzerinden ele alınması gündeme geldi. Algılanabilir fizik nesnelerin dışında ve onlardan mahiyetçe farklı olan idealar dünyasının varlığını kabul etmekle, önceki bir kısım sorunlar bir bakıma ilgi alanının dışına atılmış oldu. Çünkü asıl gerçeklik, “algılanan fizik nesneler” dünyası olmaktan çıktı. Ve bu fizik nesneler dünyası, idealar dünyasının bir gölgesi halini aldı.

Bir nesneyi algılamak, onun görünüşünü, formunu, biçimini algılamaktır. Fizik nesnelerin algılanan formu, biçimi, görünüşü, onların ideasıdır. Form, biçim, yani idea bende algılamadan önce zaten mevcuttur. Fizik nesneler olarak varlığından söz edebileceğimiz şeyler, bir mağaranın duvarına yansıyan gölgelerdir. Asıl varolan, mağaranın dışındadır. Sırtı mağaranın girişine doğru oturan bizler, ancak bu gölgeleri görebiliriz. Diğer bir ifadeyle, biz fizik nesnelerin formunu, biçimini yani görünen şeklini algılarız; ve bir şekil olarak algıladığımız şeyler de mağaranın duvarındaki gölgelerdir. Bu algılanan (geometrik) şekillerin aslı ise idealar dünyasındadır. İdealar, asıl varlık alanını oluştururlar.

Algılanabilir olan (fizik) nesneler, bu idealar dünyasının bir gölgesi veya kopyasıdır. Akılla kavranılabilir olan, idealar alemidir. Matematik ve geometri, idealar dünyasına aittir (ve idealar dünyasının dili olarak) bize fizik nesneler dünyasını anlama ve kavrama olanağı verirler.

Beş duyum, “fizik nesnelerin” ancak gölgelerini algılamamızı sağlar. Fakat bu beş duyum yanılabilir olmanın dışında bana bağlıdır; yani özneldir ve dolayısıyla nesnel olarak güvenilir bir bilgi de sağlamaz. Halbuki idealar alemi algıya bağlı değildir; benden ve benim onları tasarlamamdan da bağımsızdır. Daha da önemlisi, idea’lar fizik nesnelere varlık kazandırır, yani onların mevcut olmalarını sağlar. Her insan, bu ideaları keşfedebilmek özelliğine sahiptir ve bu yolla nesneleri bilme olanağı elde edebilir.

Platon’un bir köleye geometri problemi çözdürmesi de bu geometrik şekillerin insanda zaten bir tasarım olarak varlığının bir göstergesidir.

Kestirmeden ifade etmek istersek, her fizik nesnenin belirli bir geometrik şekli vardır; yani üçgendir, dairedir, elipstir vs. Algılanan bir masanın kare şekli, elbette ideal kareyi temsil edemez. İdeal kare elbette algılanan nesnenin şekli olamaz. Ben ancak idealar aleminde yeralan bir şeyi tasarlayabilirim. İdealar, benim onları tasarlamamdan bağımsız olarak mevcutturlar. Algılanan ve benim fizik nesne olarak adlandırdığım şey, duvarın üstündeki gölgelerdir, birtakım şekillerdir. Bu şekillere bakarak asıl varolan ideaları tasarlarım.

Fakat tam bu noktada şöyle düşünebiliriz: evet, fizik nesnelerin belirli geometrik şekillere sahip olmaları ve bu şekillerin benim tasarımlarım olarak varlık kazanması anlaşılabilir bir yaklaşımdır. Böyle bir yaklaşım ister istemez tasarımların fizik nesnelerden ayrı bir varlık alanı oluşturmasına olanak verecektir. Sonuçta fizik nesneleri anlamak ve kavramak için bu alanı, yani idealar dünyasını, asıl varlık alanı olarak kabul etmek gerekecektir. İdealar dünyasının değişmez olması, mükemmel olması, tasarlanabilir olması ve benim onu algılamamdan bağımsız olması, onlara bariz bir üstünlük kazandırmaktadır. Fakat ne var ki algılanabilir fizik nesneler sürekli değişen özelliklere sahiptirler.

Ancak bu noktada, fizik nesnelerin görünüşlerinin öklidci bir geometri tarafından değil fraktal geometri tarafından temsil edilmeleri gerektiği ileri sürülebilir. Bu durum, fizik nesnelerin değişim özelliklerinin Platoncu bir bakış açısıyla ele alınmasına sanki olanak vermektedir.

Fraktal geometride bizi ilgilendiren özellik, aşağıda ayrıca işaret edileceği gibi, kendi kendini tekrarlayan geometrik şekiller aracılığıyla yepyeni formlara ulaşılmasıdır. Bu tekrarlama sürecinin başlangıç noktasındaki geometrik form ile ulaşılan form arasındaki benzemezlik, konumuz açısından ayrı bir öneme sahiptir. Ve bizi burada ilgilendiren nokta, aslında nesnelerin algılanan biçimlerinin bu ulaşılan form aracılığıyla temsil edilebilmesinin çok daha uygun olmasıdır. Halbuki Platon’un ideaları, fizik nesneleri sabit, yani değişmeyen formlar olarak kabul etmek durumundadır. Dolayısıyla fraktal geometri, Platon’un idealar öğretisini üzerine kurduğu (Öklid geometrisinin) şekillerine göre, fizik nesneleri çok daha iyi bir şekilde temsil ve ifade edebilme olanağına sahiptir.

Hiç kuşkusuz Platon’un idealar öğretisi bu yukarıda kısaca ifade etmeye çalıştığım açıklamalardan ibaret değildir. Fakat açık olan husus, Öklid geometrisinin fizik nesnelerin birçok özelliğini ifade etmede yetersiz olmasıdır. Bu yetersizliğin başında, bu geometrinin (fizik dünyada algılanan) değişimi ifade edememesi ve ayrıca fizik nesnelerin görünüşlerinin yine bu (Öklid) geometri(si) ile ancak sınırlı olarak ifade edilebilmesi gelmektedir.

Platon’un kurgulamış olduğu ontoloji, Öklid geometrisi ile uyum içindedir. Bu ontolojinin özelliği, bir düzenlilik içermesidir; yani bir kozmos’un varlığı sözkonusudur.

Fizik nesnelerin görünüşleri herşeye rağmen Öklid geometrisi aracılığıyla ifade edilmek istenirse, bu ancak belirli sınırlar çerçevesinde gerçekleştirilebilir. Üzerinde yazı yazdığım bir masa bile aslında düz bir yüzey değildir. Onun yüzeyinin bir çizgi ile temsil edilmesi, ancak bir yaklaşım çerçevesinde mümkündür. Çünkü onun yüzeyinin, yakından bakılınca çeşitli girinti ve çıkıntılar ihtiva ettiği görülebilir. Dolayısıyla Öklid geometrisi bize fizik nesnelerin gerçek görünüşünü değil, ortalama bir anlatımını verebilir.

Birçok nesnenin dış görünüşü aslında Öklid geometrisinin çizgileriyle anlatılamayacak kadar düzensiz ve karmaşıktır. En basitinden bir sahil şeridinin uzunluğu ölçülmek istenirse, bakılan yüksekliğe göre sonuç değişecektir. Çünkü daha yakından bakıldıkça girintiler-çıkıntılar artacak ve dolayısıyla farklı bir uzunluk bulunacaktır. Ayrıca düz olmadığı hemen fark edilebilen çeşitli nesneleri, örneğin bir çiçeğin yaprağını, bir ağacın görüntüsünü, derimizin yüzeyini, akciğerlerin görünüşünü çizerek ifade etmek istersek, kullanılacak yöntem bize ancak belirli bir yaklaşım çerçevesinde bu amacımızı gerçekleştirmemize olanak verir.

Öklit geometrisi ile kıyaslandığında fraktal geometrinin sağladığı üstünlük, nesnelerin sadeleştirilmiş görünümlerini değil de gerçekten sahip oldukları biçimleri veren bir geometri olması ile sınırlı değildir. Çünkü bu geometri aynı zamanda oluşumunu ifade edebilmek, yani dinamik bir anlatıma olanak verme özelliğine de sahiptir. Diğer bir ifadeyle fraktal geometri sayesinde fizik dünyayı, dingin ve basite indirgenmiş bir şekilde değil, değişim içinde ve tüm karmaşık görünümüyle ifade etmek mümkün hale gelmektedir. Bu dönüşümü kozmostan kaosa geçiş olarak yorumlamak da mümkündür. Ve dolayısıyla da sonuçta ister istemez farklı bir ontolojik kurgu karşımıza çıkacaktır.

Kozmos, düzenliliktir ve dolayısıyla öngörülebilir olmayı gerektirir. Bu anlamda da akla uygun olmak ve akıl ile kavranabilir olmak demektir. Fakat düzenlilik, fizik dünyayı tasvir eden bir özellik olmaktan çıkarsa, yerini ister istemez düzensizliğe, karmaşaya, yani kaosa bırakacaktır. Kaotik özellikteki bir süreç ise, bu sürecin doğası gereği, öngörülebilir bir determinizm içermemektedir. Daha yerinde bir ifadeyle bu süreci sıkı determinizm olarak değil, kaotik determinizm olarak nitelemek gerekecektir. Bu durumu Platon’un felsefesinin dayandığı birçok temel kabul ile uzlaştırmak mümkün görünmemektedir. Çünkü mağara duvarındaki gölgelerin temsil edebileceği idealardan, daha doğrusu “ideal bir model”den sözetmek artık hiç kolay olmayacaktır.

Aristoteles’in felsefe anlayışı, değişimin bir erek çerçevesinde gerçekleştiğini kabul etmektedir. Nesneler, önceden sahip oldukları ve içlerine konulmuş olan erek doğrultusunda değişirler. Dolayısıyla değişim ve hareket, o nesnenin potansiyel olarak sahip olduğu özelliğe bağlı olarak, yani bir erek doğrultusunda gerçekleşir. Burada bir düzensizlik, bilinemezlik veya öngörülemezlik sözkonusu değildir. Süreç, başlangıçtan itibaren, daha önceden belirlenmiş bir hedefe doğru evrilerek ortaya çıkar.

Aristoteles’in bu bakış açısı Platon’un felsefesiyle hem bir uyum içindedir hem de onun ileriye götürülmüş bir halidir. Çünkü varlık, sadece bir form olarak değil, bu formu ona kazandıran bir etken aracılığıyla ele alınmaktadır. Dolayısıyla varolan’ı sadece sahip olduğu algılanabilir özellikleri (formu, biçimi, görünüşü) açısından tasvir etmenin ötesine geçilmiştir. Bir fizik nesnenin algıladığımız formu, Aristoteles’e göre, o nesnenin içinde barındırdığı erek (telos) tarafından belirlenmektedir. Telos aynı zamanda fizik nesnelerdeki değişimin de nedenidir. Bir nesnenin formu, biçimi, onun ereğidir; her nesne, potansiyel olarak sahip olduğu erek çerçevesinde biçimlenmektedir. Bir nesnede gözlenen değişim zaten önceden belirlenmiş (predetermine) bir özelliğe sahiptir.

Aristoteles için iki tür cevherden sözetmek ve bir bakıma o nesnenin sahip olduğu formu da bu iki cevher açısından anlamlandırmak gereklidir. Kabaca ifade etmek gerekirse tekil cevher, o nesneyi o nesne yapan ve ona bireysellik kazandıran özelliktir. Tümel cevher ise o nesnenin ait olduğu sınıf ile eşleştirilebilir. Bir bakıma bu cevher de bir nesnenin sahip olduğu biçimin/formun arkasındaki nedendir.

Uzunca bir sıçrama yapıp Newton’a gelirsek, bir fizik nesneye ilişkin bilgimizi karakterize eden özelliklerin artık çok farklı olmaları sözkonusudur. Çünkü artık bir “yasa düşüncesi” ortaya çıkmıştır. Çekim yasası, (belirli boyuttaki) fizik nesnelerin hareketini tayin etmenin ötesinde, tüm fizik dünyaya ait olan bir özelliktir. Burada şöyle bir kabul sistematiği ile karşılaşırız: çekim yasası, fizik nesnelerin hareketlerini belirler. Bu yasa evrenin her yerinde geçerlidir ve fizik nesnelerin algıladığımız hareketinin nedenidir. Hareket yasalarını bilmek, fizik nesnelerin davranışını anlayabilmek için gereklidir.

Bu durumda fizik nesnelerin hareketi, artık onların özlerine bağlı bir özellik olarak tanımlanmak durumunda değildir. Fizik yasalar, fizik nesnelerin hareketini (dışarıdan) tayin etmektedir; dolayısıyla da artık bir nesnenin gerek form olarak gerek özü itibariyle sahip olduğu bir özelliğin bilinmesine ihtiyaç kalmamaktadır. Fizik dünyayı anlamak, tek tek nesnelerin özelliklerinin bilinmesini değil, fizik yasaların bilinmesini gerektirmektedir.

Elbette bu çerçevede de evrenin bir ereğinden yine sözedilebilir; fakat burada önemli olan nokta, fizik dünyanın anlaşılmasında ve yasalarının ortaya konulmasında bir ereğe veya benzeri bir varsayıma gerek duyulmamasıdır. Çekim yasası, fizik nesnelerin hareketini belirleyen etkendir. Ve dikkat edilirse bu anlayış, yukarıda çok kısa olarak işaret edilen Aristoteles’in anlayışına karşıt bir kabul üzerine kurulmuştur. Bu karşıtlık, tek tek fizik nesnelerin hareketinin, nesnelerin bizzat kendilerinin sahip olduğu bir özellik aracılığıyla açıklamak yerine, dışarıdan (çekim kuvveti olarak bilinen) bir sebep aracılığıyla açıklanmasıdır.

Platon, ‘asıl varolan’ı fizik nesnelerin dışına taşıdı ve onların bu asıl varolan (yani idealar aracılığıyla) kavranılması gerektiğini ileri sürdü. Aristoteles değişimi, nesnelerin kendi içlerindeki bir özellik olarak tasarladı. Newton sistemi ise nesnelere ilişkin bilgimizi, o nesnenin dışındaki yasalarla ilişkilendirdi. Bu durumda artık bir taşın bir ağaçtan veya bir insandan farklı tarafı da kalmamış oldu. Çünkü bütün bu nesnelerin kendilerinden bağımsız yasalara tabi olmaları sözkonusuydu. Artık tek tek nesnelere varlık kazandıran bir cevhere ne de nesnelerin dışında mevcut ve asıl varolanı ifade eden bir varlık dünyasına (örneğin idealar dünyasına) gerek duyulacaktı.

Yasaların matematik bir dil ile ifade edilmesi, fizik dünyayı benim onu algılayış biçimimden bağımsız hale getirdi ve dolayısıyla nesnel bir şekilde onu ifade edebilmeme olanak verdi. Bu yaklaşım, sahip olduğu birçok üstünlük dolayısıyla, giderek genişleyen bir uygulama alanına sahip oldu ve diğer disiplinler için örnek bir konuma yükseldi. Nitekim günümüzde örneğin iktisat, sosyoloji gibi insan toplumlarını konu edinen bilimler de aynı çizgiyi izlemektedirler. İktisadi veya sosyal hayatı ilgilendiren “yasalar”, bireyleri birbiri arasında fark olmayan birer “sokaktaki insan” olarak kabul ederler. Hatta ilginçtir, benzeri bir durum, psikoloji gibi bireysel farkların incelenmesini konu edinmiş alanlar için de geçerlidir. Çünkü bireysel farklar, örneğin zeka farkı veya karakter farkı, yine birtakım kurallar, birtakım ortak ve genel özellikler açısından tanımlanmaktadırlar. İncelenmek istenilen birey, toplumsal, sosyal veya psikolojik bir olgu olarak, tıpkı herhangi bir fizik nesne gibi nesnel bir varlık konumuna geçti. Aslında böyle olmak zorundadır; çünkü ancak bu yolla hakkında “bilimsel” bilgi ortaya konulabilir, bilimsel bir yöntemle incelenebilir.

Newton sisteminin farklı alanlara öncülük etmesinin ve örnek olmasının temel sebebi, öyle görünüyor ki onun sahip olduğu (nesnel) açıklama gücüdür. Yasaların matematik bir dil ile ifadesi, nesnelliğin önde gelen koşularından birisidir. Diğer önemli dayanak, bu yasalara tabi olan objenin de nesnelleştirilmesi, yani nesnel olarak tanımlanabilmesidir. Bu nesnelliğin ise, inceleme konusu objenin nitel özelliklerinin bir kenara bırakılmasıyla elde edildiğini tekrar belirtmek yerinde olacaktır.

Fizik dünyanın inceleme konusu olan tarafı, öncelikle ve özellikle harekettir; fizik nesnelerin hareketidir. Newton fiziği bize fizik nesnelerin hareketini sağlayan yasaların matematik dil ile ifade edilebilmesine olanak vermiştir. Fizik yasası, hareket eden (fizik) nesnenin herhangi bir niteliğinin dikkate alınmasını gereksiz kılmaktadır. Nitekim düşen bir cismin hızına veya benzeri bir özelliğine bakarak onun nitel özelliklerine, örneğin rengine veya bir kalem mi yoksa bir taş mı olduğuna karar vermek sözkonusu değildir. Ve dolayısıyla fizik bir nesnenin (bu nesne insan da olabilir) sahip olduğu nitel özellikler açısından bir ayrıcalığa sahip değildir. Çünkü doğa yasası nesneleri bir kütle olarak kabul etmektedir; dolayısıyla hareket eden cismin nitel özellikleri onun hareketinden bağımsızdır. Nitekim Newton sisteminin öngördüğü yasa, hareket eden cismin (nicel bir dil ile ifade edilebilen) kütlesi dışında herhangi bir özelliğinin bilinmesine ihtiyaç göstermemektedir. Bu durum, o nesnenin nitel özelliklerinin dikkate alınmasını gerektiren Aristotelesçi anlayıştan kesin çizgilerle ayrılmaktadır.

Öte yandan bu iki fizik sistemi arasında, bütün köklü farklara rağmen, bazı ortak noktalardan sözetmek de mümkündür. Bu ortaklığın burada bizi ilgilendirebilecek olan yönü, fizik dünyanın “kozmos” olarak kabule edilmesidir; diğer bir ifadeyle, bir düzenliliğin olduğuna ilişkin kabuldür. Bu düzenlilik, öngörülebilir bir sebep-sonuç ilişkisi üzerine kurulmuştur ve yasaların olmasıyla desteklenmektedir.

Kaos teorisi, dayandığı ve öngördüğü temel ilkeler bakımından, tam da bu noktada yeni ve farklı bir kabule gereksinim göstermektedir: değişimi ve hareketi anlamak için, geleneksel anlamda sebep-sonuç zincirini (ve dolayısıyla katı bir determinizmi) kullanma olanağı yoktur. Dolayısıyla fizik nesneler dünyasında olup bitenleri sıkı bir determinist işleyiş olarak yorumlamak sözkonusu değildir.

Fizik dünyayı bir kozmos olarak yorumlamak, yani onun öngörülebilir bir düzenlilik içinde olduğunu kabul etmek için, elimizde yeteri kadar gerekçe bulunduğu ileri sürülebilir. Çünkü bu dünyada sürekli bir değişim olduğu; fakat bu değişimin hep aynı şekilde –düzenli bir şekilde- gerçekleştiği düşünülür. Algılanan değişimi birtakım kural ve yasalarla ilişkilendirmek, ister istemez onun aynı zamanda akılla kavranılabilir bir özellik taşıması anlamına gelmektedir. Bu durumu, fizik dünyayı bir kozmos olarak nitelemek için, güçlü bir gerekçe olarak kabul edebiliriz.

Ne var ki kaosun varlığını gerekçelendirmek de zor değildir. Zaman zaman toplumlarda görülen çalkantılar veya doğada gözlenen afetler, kaos diye birşeyin kabul edilmesinin bir gerekçesi olabilir. Dolayısıyla da “kozmos” gibi “kaos” kavramıyla da, açık veya örtük bir şekilde, ama çok geniş bir alanda karşılaşmak mümkündür.

Ama sonuçta düzenliliğin, yani asıl varolanın geri geleceğine inanılır. Bunun sebebi belki de çeşitli nedenle sahip olduğumuz zihinsel alışkanlıklardır. Muhtemelen bu zihinsel alışkanlıkların sonucunda, her kaotik olaydan sonra düzenliliğin geleceği varsayılır. Yani düzenlilik yerini zaman zaman kaosa bırakabilir; fakat sonuçta karmaşa/kaos yerini yine düzenliliğe/kozmosa bırakacaktır.

Mitolojiler için kaos, içinde yaşadığımız “kozmos” öncesi bir evrenin adıdır. Mitolojilerin başlangıç noktası olarak kaosu almaları ve ardından da kozmosun geldiğini söylemelerinin çeşitli sebepleri olabilir. Bu sebepler ne olursa olsun, Antikçağ’dan günümüze kadar gelen ve hemen her alanda kozmos’u temele alan köklü bir kültür, birtakım zihinsel alışkanlıklar da oluşturmuş gibidir.

Zaman zaman ortaya çıkan kaotik davranışların, bir süre sonra yerini asıl olana yani kozmos’a terk edeceği inancı, sanki bu zihinsel alışkanlıkların bir ürünüdür. Evet evrende karmaşaya da yer vardır; örneğin doğal afetler, zaman zaman ortaya çıkan kaosun varlığının tipik örnekleridir. Fakat sonuçta düzenlilik düzensizliği yenecek ve hakimiyetini sürdürecektir.

“Kaos/kozmos” kavram çiftinin önce mitolojilerde ifadesini bulan, sonra kültürel birikimlerle yoğrularak, bilimsel çalışmaların da katkısıyla zaman içinde üst üste yığılan anlam katmanları, bir dünya görüşü halini almış ve çeşitli olayların yorumlanmasında yol gösterici bir ilke halini almıştır. Tarih boyunca farklı kaynaklardan beslendiği için de çok zengin bir içerik kazanmış olan bu kavram çifti, bir dünya görüşü olarak, olup bitenlerin hep aynı kalıplar içinde görülmesini sağlamıştır.

Günümüz kaos teorisi ile birlikte fizik dünyaya ilişkin varsayımların değişmesi sözkonusudur. Çünkü fizik dünyada asıl var olan/varolması gereken, düzenlilik değildir, karmaşa’dır. Bu durum, bütün temel kavramların değişmesini, sonuçta da dünya görüşünün yeniden tanımlanmasını gerektirmektedir. Kaos’un (karmaşa’nın) temele konulmasıyla artık yeni bir zihinsel tavır alıştan sözetmek gerekecektir. Bu tavır alış, birbirinden farklı olayların anlamlandırılmasında kullanılacak yeni bir dünya görüşünün oluşturulması demektir. Sonuç, yepyeni bir paradigmanın ortaya çıkmasıdır.

Bazılarına göre kaos teorisi, mesela bir Newton fiziği gibi dönüm noktasına işaret etmektedir. Bu teoriyle özellikle sıvı ve gazlardaki türbülans gibi olgular, insan ve toplumdan fizik dünya kadar uzanan alandaki süreçler başarıyla açıklanabilmektedir. Gerçi kaos teorisinin başarısı, bu açıklamalarla da sınırlı değildir. Bizi burada ilgilendirecek olan asıl değişiklik, kaos ile önceki fizik sistemlerinin içerdikleri dünya görüşleri açısından ortaya çıkan köklü farklardır. Önceki teoriler açısından evren, öngörülebilir olaylardan oluşmuştur; dolayısıyla düzenli bir yapıdadır. Halbuki kavrayabildiğimiz evreni karakterize etmesi gereken asıl özellik, onun kaotik yapısıdır.

Kaotik bir evren, asırlar boyunca insanın huzur bulduğu, rahat ettiği, kendini güvende hissettiği, kendi aklına uygun olarak yaratıldığını kabul ettiği düzenliliğin dışına çıkılması demektir. Dolayısıyla kaos teorisi eski fizik yasalarını ortadan kaldırmasa da bugüne kadar kullandığımız anlayışın birçok yönden değişmesi anlamına gelmektedir. Dolayısıyla asıl değişim bu noktada karşımıza çıkmaktadır.

Küçük Zeynepler eskiden olduğu gibi uyumadan önce annelerinden yine hep aynı tip masalları dinlemek isteyebilirler. “Beklenen düzenlilik” yine masalların sonucunda ortaya çıkabilir. Fakat kaos teorisinin ortaya koyduğu veriler, fizik dünyadan topluma, canlılar dünyasından insana kadar uzanan bir alanın özelliğinin aslında bir karmaşa olduğunu söylemektedir. Kozmosun yerini kaosa terk etmesi, “zaman”, “determinizm”, “evrim” gibi klasik kozmos anlayışı içinde anlam kazanan birtakım temel kavramların yeni ve farklı bir açıdan tanımlanması anlamına gelmektedir. Dolayısıyla eski kabuller, -eski masallar değişmese de- yerlerini yenilerine bırakmak durumundadır. Bu konuda gerek bilimsel gerekse felsefi tartışmalar henüz yeteri kadar biriktiği söylenemez. Ancak görünen o ki, eldeki veriler ve bu verilere dayanılarak ileri sürülen görüşler, köklü değişiklikleri de beraberinde getirmeye adaydır.

“Kaos” kavramının günümüzdeki anlamını belirleyen temel referans noktalarından birisi, Edward Lorenz’in 1961 yılındaki hava tahmini ile ilgili çalışmaları olmuştur. Lorenz’in kurduğu model, başlangıç şartlarında yapılacak çok küçük bir değişikliğin, bir sürecin daha sonraki evrelerinde öngörülemeyen değişikliklere yol açabildiğini göstermiştir. Kelebek etkisi olarak da adlandırılan bu özellik, fizik dünyada olup bitenlerin anlaşılmasında, klasik determinist anlayışın dışına çıkılmasını talep etmektedir. Çünkü öngörülemezlik sadece meteorolojik olayları değil, fizik dünyanın yanı sıra, insan, toplum ve canlılar dünyasını yani her türlü olguyu da kapsamaktadır. Dolayısıyla determinizmin ve buna bağlı olarak çeşitli kavramların sarsılmasıyla, hemen hemen her şeyin, kısaca evrenin yepyeni bir bakış açısıyla anlamlandırılıp yorumlanmasına doğru ilk adım atılmış olmaktadır.

Alışılagelen determinist anlayış açısından bakıldığında, bir nedenin yol açacağı sonuçların neler olacağını öngörmek mümkündür. Klasik determinizm çerçevesinde olaylar arasındaki ilişkileri öngörülebilir sebep sonuç ilişkileri olarak kurgulamak, sadece geleceğin değil, geçmişin de anlaşılıp kavranılması demektir. Bu ilke bilimsel dayanağını ve dolayısıyla güvenilirliğini Newton’un kurmuş olduğu fizik sisteminden almaktadır. Daha yerinde bir ifadeyle, fizik dünyanın bu anlayışa uygun olarak işlediği, bilimsel bir gerçek olarak kabul görmüştür.

Newton teorisi sayesinde determinist bakış açısı sadece fizik dünyaya değil, zaman içinde insanı, toplumu ve canlıları da kapsayacak biçimde genişletilmiş ve bir dünya görüşü biçimini almıştır. İşte kaos teorisinin taleplerinden birisi, kapsadığı alan böylesine geniş bir ilkenin (determinizmin), Newton teorisini de içine alacak bir şekilde ve bütün sonuçlarıyla birlikte gözden geçirilmesidir.

Kaos teorisi açısından bakıldığında, Newton teorisi sayesinde kurgulanan düzenli ve öngörülebilir şekilde işleyen determinist dünya tasarımı, aslında fizik nesnelere basitleştirilerek bakılmasının bir sonucudur. Halbuki olaylar gerçekte basit bir sebep sonuç zinciri halinde birbirlerini takip etmemektedirler.

Bir olayın kaotik olarak kabul edilebilmesinin koşulu, bu olayın başlangıç şartlarına hassas bağlı olması ve aynı zamanda da bu başlangıç şartlarının tam olarak tayin edilememesidir. Mesela yazı-tura atarken paranın hangi yüzünün geleceğinin bilinememesi, başlangıç şartlarının tam olarak tayin edilememesinin bir sonucudur. Aynı şekilde Lorenz’in yukarıda işaret edilen çalışması, başlangıç şartlarının hassaslığının meteorolojide öngörülemeyen sonuçlara sebep olmasına diğer bir örnektir. Dolayısıyla bir süreci basit bir sebep-sonuç zinciriyle anlamak ve bu çerçevede sonucu öngörmek de sözkonusu değildir, çünkü başlangıç koşullarını tam olarak tayin etmek sözkonusu değildir.

Öngörülemeyen sadece sürecin sonucu değildir; bir süreçte ortaya çıkan sonuca bakarak başlangıç koşullarının neler olduğu da kestirilemeyebilir. Fraktal geometrinin özelliği bu durumun ifade edilebilmesine olanak vermesidir.

Bu özelliklere sahip bir süreçte konu tekil olandır. Gerçi “yasa” kavaramı ortadan kalkmış değildir; fakat geçerli olan yasa (örneğin Newton yasaları) her tekil nesnenin kendi sürecini tasvir etmemize de olanak vermemektedir. Basit bir anlatımla, bir ip yumağı açılınca dolaşır veya kırılan bir bardak parçalara ayrılır. Bu yumağın ne şekilde dolaşacağını veya bardağın kaç parçaya ayrılacağını önceden kestirmek sözkonusu değildir. Veya kırılarak parçalara ayrılmış bir bardağa, yani onun parçalarının durumuna bakarak başlangıç koşullarını tayin etmek sözkonusu değildir.

Şüphesiz ortaya çıkan sonuç fizik yasalardan bağımsız değildir; fakat ortaya çıkan sonucu fizik yasaları aracılığıyla öngörmek de sözkonusu olmayabilir. Eldeki teorinin, bir bardağın kırılıp kaç parçaya ayrılacağını ve nerelere dağılacağını veya bir ipin ne şekilde dolaşacağını, hatta dolaşmasının gerekli olduğunu söylemesini umamayız. Bu tür olayları bir fizik yasasına bağlı olarak öngörmek de sözkonusu değildir. Atılan bir bardak kırılmasaydı veya bir ip dolaşmasaydı, yine aynı fizik yasalarının geçerli olduğu kabul edilebilirdi; çünkü yasa bize bu olayların bir açıklamasını verememektedir.

Ancak başlangıç koşullarını dikkate alarak, yani sistem dışından ek varsayımlarla, bir olayın yasalarla ilişkisi kurulmaktadır. Fakat ilginç olan, başlangıç koşullarının da aynı yasa çerçevesinde ortay çıkması, aynı yasaya tabi olarak oluşmasıdır.

Bu durum, sonuç olarak, yasanın bize tekil olanın sahip olduğu özel koşullar hakkında bilgi vermesi olarak ifade edilebilir.

Bu sonuç karşısında hem Platon’un ama özellikle de Aristoteles’in görüşlerinin tekrar gündeme getirilmesi talep edebilir. Çünkü her kırılan bardak, kendine özgü birtakım özellikler taşımaktadır; yani, tekil nesneler sanki kendilerine özgü bir cevhere sahiptirler ve bu cevher onlar özel (spesific) kılmaktadır. Su teorik olarak 100 C’da kaynar; fakat bu özellik, o suyun özel koşullarına bağlı olarak değişebilmektedir.

Böyle bir yorum dışında bizi burada asıl ilgilendiren nokta, fizik nesneler dünyasının öngörülebilir determinist kurallarla işlediğini ileri sürmenin hiç de kolay olmamasıdır. Şüphesiz Newton yasaları bize fizik nesnelerin hareketini açıklamak ve onların hareketleriyle ilgili öndeyide bulunmak olanağı vermektedir. Fakat bu öngürülebilirliği de aslında bir yaklaşıklık çerçevesinde yorumlamak gerekir. Bu sebeple, Newton fiziği ile iş görmek , fizik dünyanın aslında kaotik bir yapıya sahip olduğunu söylemeye engel teşkil etmemektedir. Çünkü aslında Newton fiziğindeki öngörülebilirlik, çeşitli etkilerin dikkate alınmaması, yaklaşık sonuçlarla yetinilmesi, ufak sapmaların ihmal edilmesi veya kısaca, basitleştirilmiş bir doğa anlayışı çerçevesinde gerçekleşmektedir. Gerçekte fizik dünyadaki olaylar, Newton sistemiyle öngörüldüğü şekilde lineer bir yapıda değildir. Bir sarkaçın hareketini lineer olarak kabul etmek (D. Triton 1993), dünyanın veya herhangi bir gezeğenin yörüngesi üzerinde çizdiği zigzagları ihmal etmek hep birer basitleştirmedir (C. Muray). Aslında bu durum, Newton yasalarının geçerli olduğu her yerde geçerlidir; dolayısıyla kaos, hareketin olduğu heryerdedir. Çünkü hareket, unutmamak gerekir ki, düzenli bir sistemin değil tam tersine ancak kaotik bir sistemin ürünü olabilir.

Lorenz’in atmosfer olaylarına ilişki “deterministic nonperiodic flow” isimnli makalesi, bir meteoroloji dergisinde yayınlandığı için matematikçilerin ve fizikçilerin dikkatini hemen çekmemiştir. Fizkçi S. Smale, matematikçi J. York, Lorenz’in makalesini keşfetmekle kalmamış, birtakım fizik olaylara da uygulamıştır. Özellikle akışkanlarla ilgili olan olaylarda düzensizlik kolayca görülebilmektedir. Yani yine determinist bir işleyişleri vardır, fakat ortada sonuçları öngörülemeyen olaylar da mevcuttur. Fakat işin ilginç tarafı, bu kaotik işleyişin sadece fizik dünyada değil biyolojide, tıpta, ekonomide veya mesela bir bölgedeki hayvan popülasyonun artmasında (veya azalmasında) da mevcut olmasıdır. (Gleick, J., 1987. özellikle 31-141 arası). Bir diğer ifadeyle, düzenli gibi görünen veya görülmeye çalışılan fizik dünyadaki düzensizlikler, aslında özel bir hal değildir; tam tersine bizim düzenlilik olarak algılamaya alıştığımız olaylar gerçekte düzensizlik üzerine kurulmuşlardır. Newton sistemiyle en yetkin şekline kavuşan bilim bize fizik dünyanın basitleştirilmiş, izole edilmiş yönünü göstermekte, yaklaşık doğruları vermektedir.

Asırlar öncesi Galileo Galilei, Il Satiore isimli eserinin girişinde “tabiatın dilinin matematik ve geometrik semboller ile yazıldığını” söylemişti. Bu geometri şüphesiz Öklit geometrisiydi. Fakat kaos sözkonusu ise, yani evrenin gerçek yapısı eğer kaotik ise, onun dili “kesirli (fraktal) geometri” olmalıdır.

Bourbaki ekolünden Benoit Mandelbrot’un IBM’deki çalışmalarında, hatta iktisata kadar uzanan alanlarda yaptığı katkılarda (Gleick. J., 2000, S.93 vd), onun 1960 yılına kadar giden fraktal geometriyle ilgili çalışmalarının izlerini görmek mümkündür. Bu geometrinin önemli özelliklerinden birisi, “İngiltere sahillerinin uzunluğu nedir?” sorusuna verilecek cevaptan, pamuk fiyatlarındaki dalgalanmaya, bulutların, kayaların oluşumuna veya kanın damar içinden akışından hava akımlarına, ses dalgalarının yayılmasından yeryüzü kabuğunun veya ormanların oluşumuna kadar çok çeşitli sistemlerin incelenmesinde kullanılabilmesidir. Bu durumda Galileo’nun arzusunu yerine getirebilmek, yani hem nesnelerin biçimlerini hem de bu biçimleri oluşturan süreçleri anlamak veya kısaca “tabiatın yazıldığı kitabı okuyabilmek” için fraktal geometriye başvurmak gerekmektedir. Bu sonuç ilk bakışta Platon’un idealar öğretisinin sanki fraktal geometri ile daha iyi bir uygunluk içinde olabileceğini düşündürmektedir. Hatta fraktal geometrinin süreci ifade edebilme özelliği dolayısıyla, O’nun felsefesinde Öklid geometrisi yerine fraktal geometriye yer vermesinin çok daha yerinde olacağı ileri sürülebilir. Fakat bunun için, aşağıda ele alınacağı gibi, modern bilimin “yasa” kavramını birkenara bırakmak gerekir.

Fraktal geometrinin bilim dünyasının dikkatini çekmesi ve uygulama alanı bulması hemen olmamıştır. Bu süreç içinde en önemli katkı, türbülans olayıdır. Gazlarda ve sıvılarda gözlenen türbülansın, fizikçilerin tam olarak açıklayamadığı birtakım problemler içerdiği bilinmektedir. Bu problemlerin çözümüne doğru atılan en önemli adımlardan birisi, Feigenbaum’a aittir (Gleick 2000, S.253 vd). Feigenbaum’la birlikle 1975’li yıllarda ortaya çıkan çalışmalar sayesinde, türbülansın açıklanmasında (bir anlamda bu gizemli olayın dilinin çözülmesinde) fraktal geometrinin yeri ve önemi anlaşılmıştır.

Fraktal geometri daha sonra sadece akışkanların değil, bir sarkacın salınımından gökcisimlerinin hareketine, galaksilerin oluşumundan canlılar dünyasına, hatta ekonomik ve toplumsal olaylara (Kiel, L.D. and Elliott, E. 1998) kadar çok geniş bir alanda kullanılabileceği görüldü. Algılanan dünyanın öklid geometrisi yerine fraktal geometri ile tasviri ve fraktal geometrinin hemen hemen her türlü alana uygulanabilmesi, kaotik evren anlayışının da pekiştirilmesi anlamına gelmektedir. Çünkü fraktal geometri adeta kaosun dili, diğer bir ifadeyle her türlü olguyu okumada kullanabileceğimiz bir dil durumundadır. Bunun sebebi, Galileo’nun benzetmesiyle, fraktal geometri, evrenin kitabının yazıldığı dil durumundadır.

Fraktal dil, bir sistemin karmaşık davranışını, lineer olmayan bir süreci, düzensizlik içindeki düzenliliği, basit bir görünümün altındaki karmaşıklığı ifade edebilme olanağı vermektedir (Series C., 1994). Basit bir geometrik şeklin, mesela bir üçgenin, nasıl karmaşık bir geometrik şekle dönüşebileceğini, bunun da doğadaki nesnelerin görünüşlerini ve oluşumlarını veya herhangi bir süreci nasıl dile getirebildiğini göstermekte, duyu verileri yardımıyla tasarlayamayacağımız mesela boyutsuz bir düzlem veya küp tasarlama olanağını yine fraktal geometri vermektedir (Mandelbrot, B., 1994). Böyle bir tasarım sayesinde, hem alışageldiğimiz kavramsal yapıda köklü değişiklikler yapabilir hem de algıladığımız nesneleri çok farklı bir açıdan yorumlayabiliriz. Böylece de fizik nesneler dünyasındaki süreç ve oluşumları yeni bir determinist anlayışla; yani öngörü yapabilme olanağı vermeyen bir determinizm ile –kaotik determinizm ile- tasviri imkan dahiline girmektedir.

Sonuçta, Newton fiziğinin öngördüğü yasaların değil de öngördüğü evren tablosunun, kaos fiziği ile birlikte ortaya çıkan evren tablosuyla ister istemez değiştirilmesi gerekmektedir. İşte bu yeni tabloyu, ancak fraktal geometri ile ‘okumak’ sözkonusudur.

Newton sistemi, hareketleri matematik bir dil ile tasvir edilebilen bir fizik nesneler dünyası öngörür. Bu dünyada fizik nesnelerin gravitasyon adı verilen kuvvetin etkisi altındaki hareketlerini, ivme, hız, kuvvet, zaman gibi belirli kavramlar yardımıyla anlamak imkan dahilindedir. Hatta o kadar ki, evrendeki bütün cisimlerin hem geçmiş hem de gelecek konumlarını öngörmek teorik olarak mümkündür. Çünkü tüm fizik nesnelerin, Newton sisteminin öngördüğü evren tablosunda, gravitasyon kuvvetlerinin etkisiyle determinist kurallara sıkıca bağlı olduğu kabul edilir.

Halbuki kaos teorisinde kullanılan determinizme göre bu tür bir öngörü sözkonusu değildir. Diğer bir ifadeyle, kaos teorisinde determinizm bir kenara bırakılmamaktadır. Tam tersine, ortada farklı bir determinizm, “determinist kaos” adıyla işaret edilen bir olgu vardır (Triton, D., 1994). Böyle bir olgu, Newton fiziğinin biçimlediğinden farklı bir fizik dünya, yani bir anlamda da determinist yapısı farklı bir sistem öngörmektedir.

D. Ruelle’in işaret ettiği gibi (2001, S. 147 vd), fizik dünyayı büyük patlamayla birlikte tüm olup biteni açıklayabilecek bir formüle ulaşabilseydik bile, böyle bir formül sonraki olayların öngörebilmesine olanak vermezdi. Çünkü fizik nesnelerin hareketi ve evrenin oluşumu, klasik anlamdaki determinist anlayışa uygun bir şekilde işlemediği gibi, buradaki oluşum da aslında kaotik bir yapıdadır; diğer bir ifadeyle kaosun öngördüğü anlamda gelişigüzellik ve rastlantı evrenin bir özelliğidir.

İlya Prigogine/I. Stengers’e göre (1998, S.140), J.Fourier’in ısının katı maddelerdeki yayılımıyla ilgili çalışmasının 1811 yılında aldığı ödül, kaos teorisinin başlangıcı olarak alınmalıdır. Çünkü insanın da içinde yer aldığı fiziksel süreçler aslında, konum ve hız ile değil, sıcaklık, basınç, hacim gibi paremetreler ile tanımlanmalıdır (1998, s.143). Fizik dünya bir yörünge üzerinde hareket eden bir cismin hareketini tasvir etmekte kullanılan yasalarla değil, termodinamik yasalar ve burada kullanılan kavramlar açısından düşünülmelidir. İşte bu değişim aslında zaman, nedensellik, öngörü ve entropi gibi birtakım kavramların da gözden geçirilip yeniden tanımlanmasını gerektirmektedir.

Sadece bu kavramların bile yeniden tanımlanması, evrende klasik anlamda bir düzenliliğin (kozmosun) olduğu kabulünün gözden geçirilmesini talep etmektedir. Çünkü sözkonusu kavramlar aslında dengede ve durağan bir evren modeli için geçerlidir; daha doğrusu böyle bir evren öngörmektedir. Halbuki yeni dünya görüşü değişmeyi, hareketi, oluşumu yani kaosu ifade etmektedir; diğer bir ifadeyle değişimin, hareketin ve oluşun bulunduğu yerde kaostan sözetmek gerekir. Yani kaos aslında, evrendeki düzenliliğin yeni adıdır; ve ancak kaosun varolduğu yerde hareket, değişim ve oluştan sözedilebilir. Bu durumda kozmos, aslında hareketsizlik, sükünet demektir; dolayısıyla da hareketi, değişmeyi ifade etmekten uzaktır. Yani “kozmos” kavramının anlam ile her alanda algıladığımız hareket, değişim ve oluş gibi kavramlar arasında aslında bir uyumsuzluk ortaya vardır.

Burada sözü edilen ve bizim konumuz içine giren kaos’u, kargaşadan (Gündüz, G. 2002) ayırmak gerekir. Kargaşanın aksine, kaosun kendine göre bir iç düzeni ve kuralı vardır. Bu ayrımın önemli göstergelerinden birisi, yukarıda da işaret edildiği gibi başlangıç şartlarına hassas bağlılıktır. Diğeri ise “garip çekici” olarak adlandırılan bir tür faz uzayıdır. Bu koşulları taşıyan bir fizik teorisi olarak kaos, klasik bilimin tam aksine, evrenin dinamik yapıda olabilmesinin şartlarını içermektedir. Klasik bilimin, Prigogine’e göre (1997, S. 4), düzen ve kararlılık (order and stability) öngörmesine karşılık, gözlemlerimiz her seviyede dalgalanma, kararsızlık, çoktan seçmelilik olduğunu ve sonuçta da ancak sınırlı bir öndeyi yapabileceğimizi göstermektedir. Bu ise karmaşanın veya düzensizliğin değil, kaotik bir yapının ifadesidir.

Prigogine için ‘zamanın tersinemezliği’, kaos teorisini önceki fizik teorilerinden ayırmanın dışında, doğanın tasvirinde de kullanılan bir özelliktir (1997, P.73). Çünkü içinde yaşadığımız ve gözlemlediğimiz dünya, nesnelerin değişim içinde olduğunu göstermektedir. İnsan için gerçeklik, zamanın akış halinde olmasının içine gömülmüş durumdadır. Zamanın akış içinde olması, yani tersinemezlik, aynı zamanda entropi ile yakın ilgi içindedir (Prigogine & Stengers 1988, S.xxix). Bu da sebepsiz değildir: çünkü entropi, zamanın akışını ve tersinemezliğini öngörür. Entropi’nin diğer bir özelliği, diğer fizik teorilerinin aksine, kaos teorisinin öngördüğü değişen, dengede olmayan (nonequilibrium), evrim halindeki bir evren tanımına olanak vermesidir.

Yani kısaca ifade etmek gerekirse, kaos fiziği ile diğer fizik anlayışları arasındaki fark hiç de yüzeysel değildir; tam tersine aralarındaki ayrılık, birçok temel kavramı kapsamaktadır. Bu kavramlar, zaman, entropi ve hareket gibi, algıladığımız fizik dünyayı kavramada kullanılan çok önemli kavramlardır. Dolayısıyla kaos teorisi, sadece yeni olguların açıklanması ile sınırlı değildir; bir anlamada eski olguların farklı ve yepyeni bir bakış açısıyla yorumlanması anlamına gelmektedir. Bu sebeple de yeni bir dünya görüşü demektir.

Bu yeni dünya görüşü, “zaman”, “öngörülebilirlik”, “determinizm”, “entropi” gibi bilinen kavramların yeniden tanımlamakta, böylece “kesinlik”, “objektiflik” ve “ölçme” gibi kavramlara da yeni bir içerik kazandırmaktadır.

Dikkat edilirse bu kavramlar geleneksel bilim anlayışını karakterize etmenin ötesinde bilimselliğin de temel dayanakları konumunda bulunmaktadır. Bu gibi kavramların içeriklerindeki değişim, ister istemez yeni bir bilim anlayışının ortaya çıkması anlamına gelecektir.

Fakat kaos teorisinin bizi burada özellikle ilgilendiren tarafı, Antikçağ’dan buyana sadece bilimin değil felsefenin de üzerine inşa edilmiş olduğu, evrende öngörülebilir bir düzenlilik olduğu inancını tartışılır hale getirmesidir.

Bu sonuç, yukarıda ana hatlarıyla işaret edilen Platon’un felsefe anlayışını da ilgilendirmektedir. Çünkü Platon’un ideaları bize Öklid geometrisi ile tasvir edilebilen sabit ve düzenlilik içeren bir evren sunmaktadır.

Değişen ve hareket eden fizik nesnelerin “idea”lar ile olan ilişkisini Öklid geometrisi yerine fraktal geometri aracılığıyla kurmak daha uygun olabilir. Böylece fizik nesnelerin görünüşleri, onların formları, biçimlerinin “idea”lar ile olan ilişkisi, kaos fiziğinin öngördüğü çerçevede gerçekleştirilmiş olur. Hatta bu sayede, fraktal geometrinin özelliği gereği, değişimi ifade edebilme olanağı da elde edilmiş olur. Platon’un felsefesi içinde değişimin ifade edilebilir olması, şüphesiz bu felsefenin çok önemli bir eksikliğinin giderilmesi anlamına gelecektir. Ve aynı zamanda Aristoteles felsefesinin çözmek istediği bir soruna da cevap verilmiş olacaktır.

Aristoteles’e göre bir nesnenin değişimi, bir erek doğrultusunda gerçekleşmektedir. Bunun sağlanması için Aristoteles, deyim yerindeyse, tekil olana bağımsız bir varlık kazandırmış; diğer bir ifadeyle tekilin ontolojisini temele almıştır. Fakat değişimin bu çerçevede anlaşılması, yukarıda da işaret edildiği gibi, Newton teorisiyle ortaya çıkan “doğa yasası” kavramıyla bağdaşmamaktadır. Çünkü fizik nesnelerde karşımıza çıkan değişim ve hareket, o nesnenin ontolojik özelliklerden ve dolayısıyla da sahip olduğu erekten bağımsızdır. Bu durum sadece fizik nesneler için değil, canlılar için de geçerlidir. Evrim kuralları, canlıların değişimini yönlendiren etkendir ve dolayısıyla değişimin sebebi yine bireyin sahip olduğu özellikler dışına atılmış olmaktadır. Çünkü evrim kuralları bireylerin gelişimini belirlemektedir.

Fakat sorun bu nokta da bitmemektedir; çünkü evren tasarımımız köklü bir değişim geçirmektedir. Bu yeni tasarım sebep-sonuç ilişkilerini öngörülebilir olmaktan çıkarmışır.

Dolayısıyla da Platon’un veya Aristoteles’in felsefesi kaos fiziğinin öngördüğü bazı özelliklerle bağdaştırılsa bile, bu noktada kayda değer bir değişmeden sözetmek mümkün görünmemektedir. Çünkü bir nesnenin değişiminin ve hareketinin sebebi, kendi dışındadır. Ve her türlü canlı ya da cansız nesnenin değişimi, “yasalar” ile belirlenmektedir; dolayısıyla da değişimin ve hareketin nedeni, bu değişen ve hareket eden nesnelerden bağımsızdır.

Fakat öyle görünüyor ki asıl sorun bu noktanın da ötesindedir. Çünkü fizik nesnelerin hareketi veya canlıların gelişimi, determinist bir program geçerli olsa bile, öngörülebilir değildirler. Yasalar, determinizmin geçerli olduğu bir nesne dünyası öngörmektedir. Ne var ki yasalar (örneğin Newton yasaları) geçerli olsalar bile, determinist öngörü, nesneler dünyasındaki işleyişle uyumlu değildir.

Bu uyumsuzluğun sebebi, ilginçtir, tek tek nesnelerdir. Çünkü başlangıç koşullarına hassas bağlılık, tek tek nesneleri ilgilendiren bir özelliktir. Fakat bu özellik, yine de Platoncu veya Aristotelesci felsefenin öngördüğü tekilin sahip olduğu ontolojiye ait olmaktan çok uzaktır.

Fraktal geometri bize, örneğin bir kar tanesinin sahip olduğu formun, başlangıçta çok farklı bir geometrik şeklin düzenli tekrarı ile elde edilebileceğini söylemektedir. Fakat ne bu şekile bakarak son noktadaki formu, ne de ulaşılmış olan forma bakarak (örneğin bir kar tanesine bakarak) başlangıç noktasında bulunan şekli öngörmek olanağı vardır.

Sonuç olarak tek tek nesneler sanki yine bilimin gündemine geri dönmüş olmaktadır. Bunun sebebi, bir nesnenin sahip olduğu formun o nesneye özgü olmasıdır; çünkü bir sürecin başlangıç koşullarına bağlı olması o nesneye tekil olarak varlık kazandırmaktadır. Bu durum Aristoteles’in (tekil) cevher anlayışıyla ilişkilendirilmek istenilebilir.

Yukarıdaki açıklamaları eğer çok kısa olarak tekrarlamak gerekirse, Newtoncu anlayışta tek tek nesneler ve onların tabi olduğu doğa yasaları vardır. Ve doğa yasaları açısından bu tek tek nesneler arasında bir fark sözkonusu değildir.

Buna karşılık Aristocu anlayışta tek tek nesnelerin sahip oldukları cevher, onların özelliklerini belirlemektedir. Kaos teorisi açısından bakıldığında, tek tek nesnelerin kendilerine özgü koşulları olduğu, bu durumun da bir cevherden sözetmeye olanak verdiği düşünülebilir.

Tekil nesnenin bir canlı olması halinde gerçekten de o nesne kendine özgü birtakım özelliklere sahip olabilir. Örneğin aynı ortamda bulunan iki kişiden birisi hasta olduğu halde diğeri bu ortamdan bireysel özelliklerinin sonucunda etkilenmeyebilir.

Fakat canlı nesneler arasındaki (bireyler arasındaki) bu farkın, cansız nesneler için geçerli olamayacağı ileri sürülebilir. Ne var ki birbirinin aynısı olduğu düşünülen iki farklı bardak, yukarıda da işaret edildiği gibi, farklı özelliklere sahip olabilmektedir. Dolayısıyla, bakış açısına göre, cansız nesneler arasında da fark olduğu ileri sürülebilir ve bazı durumlarda bu farkın dikkate alınması da gerekli olabilir.

Fakat böyle bir ilişkilendirmede çok önemli bir nokta görmemezlikten gelinemez: bir sürecin başlangıç koşullarına hassas bağlılığı, o sürecin dışındaki koşullarla ilgilidir. Bu durum ister istemez teklin veya bir sürecin sahip olduğu özelliklerin “cevher” kavramı ile ilişkilendirilmesini güçleştirecektir. Dolayısıyla da Aristoteles’in görüşleriyle kaos teorisi çerçevesinde karşımıza çıkan nesne tanımı arasında doyurucu bir ilişki kurmak sözkonusu olamayacaktır. Diğer bir ifadeyle bir sürecin kendi faz uzayı çerçevesinde ve kendilerine özgü bir şekilde varlık kazanması, o sürecin veya bir nesnenin kendine özgü cevhere sahip olması anlamına gelmemektedir. Fakat daha da önemlisi, tek tek nesneler için o nesnelere varlık kazandıran bir cevherin olduğunu kabul etmek, felsefi veya bilimsel bir üstünlük sağlamayacak, yeni bir bakış açısı sağlamayacaktır.

Fakat buna karşılık, kaos teorisinin öngördüğü yeni bir varlık tasarımından sözetmek yeni bir felsefi yoruma olanak verebilir. Bu yeni varlık tasarımı, kaotik bir yapının öngördüğü paradigma olarak da yorumlanabilir.

Fizik dünyanın aslında kaotik bir yapıda olduğunu ileri sürmek iki farklı şekilde olabilir. İlki, fizik dünyanın tamamen kaotik bir şekilde işlediği düşüncesini içermektedir. Bu yoruma, meteorolojik olayların, borsa hareketlerinin, kalp atışı gibi bazı organlarımızın işleyişinin ve toplumsal bazı olayların da kaotik bir işleyişe sahip olduğu düşüncesi eklenebilir. İkincisi ise, kaosun, fizik dünyanın işleyişini kısmen temsil ettiği varsayımı üzerine kurulmuştur.

Öte yandan, bu görüşlerin dışında, bir tür ara bir basamaktan da söz etmek mümkün görünmektedir. Nitekim, örneğin Newton yasalarına uygun olarak açıklanabilen bir sarkacın hareketi daha geniş bir salınım periyodu içinde dikkate alınırsa, kaotik bir çerçevede yorumlanabilir. Diğer bir ifadeyle lineer bir açıklama yerini lineer olmayan bir açıklamaya bırakabilir. Böyle bir durumda evreni düzenli, öngörülebilir ve determinist özellikte yorumlamamıza olanak veren Newton yasaları, yine geçerliliklerini koruyacaklar, fakat yeni ve farklı bir paradigmaya da olanak vermiş olacaklardır.

İşte bu koşullar çerçevesinde bile sanıyorum yeni bir varlık tasarımından sözetme olanağı mümkündür.

Bu varlık tasarımının özelliği, evrenin veya fiziksel süreçlerin bütünüyle kaotik bir özellik taşımasına gerek göstermemesidir. Belirli koşullar altında determinist ve lineer yapıda yorumlanabilen bir fizik süreci, daha geniş bir zaman periyodunda kaotik bir özellik çerçevesinde yorumlamak mümkündür.

Newton sistemi bize lineer ve determinist bir evren sunmaktadır. Fakat bu evren statik bir yapıdadır. Evrenin genişlemesi, Genel rölative sayesinde öngörülen bir özellik halini almıştır. Fakat bu genişleme sürecinin lineer olduğunu söyleme olanağımız bulunmamaktadır.

Hiç kuşkusuz böyle bir olanağa sahip olmamak, sözkonusu sürecin kaotik özellik taşıyacağı anlamına da gelmemektedir. Ama eğer evrenin genişlemesi kaotik bir özelliğe sahipse, yukarıda da işaret edildiği gibi, birçok kavramın farklı şekilde tanımlanması gerekecektir. Fakat bizi burada ilgilendiren nokta, varlık tasarımımızın tanımı olacaktır.

Kaos teorisi açısından baktığımızda, “varlık” tasarımımızın da bu teori ile uyum içinde değişmesi gerektiğini düşünebiliriz. Bu değişim, tek tek fizik nesnelerin varlılk kazandığı bugünkü gibi bir evrende değil, değişimi lineer olmayan bir süreç içinde gerçekleşen bir evrendeki nesneyi biçimleyecektir. Kaotik bir süreç içinde yer alan fizik nesnelerin özelliklerinin ise şimdi gibi olmayacağını varsayabiliriz. Bugün içinde ve birlikte yaşadığımız fizik nesneler, evrenin şimdiki (kaotik) periyotunun bir ürünü ise, gelecekte ortaya çıkabilecek periyotu içinde onların farklı özelliklere sahip olması elbette olasılık dahilindedir. Buradaki vurgu, biz insanların ve fizik nesnelerin bugün sahip oldukları özelliklerin, evrenin bugünkü periyotunun bir ürünü olarak kabul edilmesidir.

Şafak Ural,
İst. Üniv. Ed. Fak. Felsefe Böl. Mantık ABD

Bu yazı, 29.11.2011 tarihinde, değerli meslektaşım Prof. Dr. Manuel Knoll‘un daveti üzerine Fatih Üniv. Fen-Ed. Fak. Felsefe Böl.de yapmış olduğum konuşmanın genişletilmiş şeklidir. Bu yazıda ayrıca “Kozmosdan Kaosa” Ural (2004) isimli makaleden yararlanılmıştır.

Kaynakça

  • Gündüz, G., Gündüz, M., (2002). Kargaşa, Kaos ve Şekil Oluşumları. METU
  • Kiell, L. Douglas and Eliot, E. (1998). Chaos Theory in the Social Sciences. University of Michigan Press .
  • Mandelbrot, B. (1994). “Fractals – a geometry of nature”, Hall, N. (Ed.). Exploring Chaos, W. W. Norton & Com.
  • Murry, C. (1993). “Is the Solar system stable?” Hall, N. (Ed.). Exploring Chaos, W. W. Norton & Com.
  • Smith, Leonard. (2007). Chaos. Oxford.
  • Smith, Peter (1998). Explaining Chaos. Cambridge U. Pres.
  • Prigogine, I. and I. Stengers (1988). Order out of Chaos. Bantham Books.
  • Prigogine, I. (1997). The End of Certainty, Free Press
  • Prigogine, I. ve I. Stengers (l998). Kaostan Düzene (çev. Senai Demirci), İz yayıncılık
  • Prigogine, I. (2003). Is Future Given? World Scientific.
  • Prigogine, I. (2004). Kesinliklerin Sonu (çev. İbrahim Şener), İzdüşüm Yayınları
  • Prigogine, I. (1973). “Time, Irreversibility and Structure. Ed. J. Mehra, The Physicist’s Conception of Nature, D.Reidel Pub. Com
  • Ruelle, D. (2001) Raslantı ve Kaos (çev. Deniz Yurören) Tübitak
  • Series, C. (1994). “Fractals, reflections and distortions”, Hall, N. (Ed.). Exploring Chaos, W. W. Norton & Com.
  • Triton, D. (1993). “Chaos in swing of a pendulum”. Hall, N. (Ed.). Exploring Chaos, W. W. Norton & Com.
  • Ural, Ş. (2003). “Puslu Mantık”. Ural, Ş., Özer, M., Koç, A., Şen, A., Hacıbekiroğlu, G. (Yay.hazırlayanlar). Mantık, Matematik ve Felsefe, İstanbul Kültür Üniv. Yay.
  • Ural, Ş. (2004) "Kozmosdan Kaosa", Yay. Hazırlayanlar: Ural, Ş., Yüksel, Y., Koç, A., Şen, A., Hacıbekiroğlu. Kaos, Mantık, Matematik ve Felsefe II. Ulusal Sempozyumu 21-24 Eylül 2004 Assos-Çanakkale, Kültür Üniv. Yay.

Kaynak: "Platon, Kaos Teorisi ve Varlık Tasarımı", Diriliş Yolunda Türk Düşüncesi Necati Öner'e Armağan, Ed: Bahaeddin Yediyıldız, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 2013, ss. 447-469.