Tarih Yazıcılığından Tarih Yapıcılığına

Submitted by safakural on Çar, 12/06/2019 - 02:17
TARİH YAZICILIĞINDAN TARİH YAPICILIĞINA (“Zaman” kavramının kültürel işlevi) Özet: Tarihçiler bize geçmişte neler olup bittiğini söyler. Fakat tarihin bir toplum için önemi, bu sınırların çok ötesinde ve dışındadır. Tarih, toplumların bugününü biçimler ve geleceğe aktaracağı değerleri içerir. Bu özellikleri açısından tarih, geçmişte olup bitenlerin ortaya konulmasından ibaret değildir; dolayısıyla da tarihçilerin keşfedip önümüze koyduğu çalışmaların toplamı değildir. Tarihin en önemli işlevlerinden birisi, toplumu geleceğe hazırlamasıdır. Tarihin bu işlevi, “zaman” kavramının kültürel özellikleri üzerinde durularak ortaya konulmaya çalışılmıştır. Anahtar kelimeler: Fuat Sezgin, bilim tarihi, tarih yapıcılığı, “şimdi”nin işlevi, toplumsal değerler Summary: History simply tells us what happened in the past. However history is important not only for historian but also for the society and for certain cultural values. According to the cultural values, the history is not a collection of facts or documents. Society needs to take a lesson from the past; but the history itself can provide the opportunity of building some positive values for the education of the young generation. I will try to elaborate on this feature of history together with the concept of “time”. It is clear that this concept indicates at some well-known physical features, but, I will focus mainly on in its cultural aspects. Key words: Fuat Sezgin, history of science, historiography and making of the history, cultural function of “now”, social values. Sempozyum duyuru metni şu cümlelerle başlıyor: Bu Sempozyum,  2018’de Alem-i Beka’ya yolculadığımız Fuat Sezgin’in hayatı boyunca yapmak istediklerini hatırlatmak ve devam ettirmek amacı taşıyor. Onun sözleriyle ifade edecek olursak: “Benim mensubu olduğum bir ilim, kültür ve medeniyet dünyası var. Bizler, köksüz ve sahipsiz değiliz. Çok derinlere inen sağlam bir medeniyete beşiklik etmişiz. Fakat yüzyıllardır bu medeniyetin görmezden gelindiğini, hakkının yenildiğini, tahkir edilip bütün yaptıklarının da elinden alındığını ve ona zulmedildiğini gördüm. İslâm medeniyetinin bu göz kamaştıran birikimini ve dünya bilimine yaptığı büyük katkıları, bunun farkında olmayan dünyaya tanıtmayı gaye ittihaz ettim. Bu gayretimin bir kısmı, sadece bilim dünyasına hizmet, ama diğer çok mühim bir gayesi ise, koskoca bir İslâm âleminin yitirmiş olduğu kendine hürmeti, güveni ve insanlık tarihindeki yerini hatırlatarak kaybettiklerini iade etmek içindir.”   Fuat Sezgin’in anarak, İslam dünyasının yitirdiği “kendine hürmeti, güveni ve insanlık tarihindeki yerini” hatırlatmak bir yandan bu büyük bir bilim insanına karşı vefa borcumuz diğer yandan sadece İslam alemine karşı değil bütün bir insanlığa karşı akademik sorumluluğumuzdur.   Bu metne ilave edilecek fazla birşey olduğunu sanmıyorum. Gayet güzel ve vurucu şekilde ifade edilmiş bir duyuru metni; yazanları yürekten kutluyorum. Fakat metin içinde geçen bir noktada sorgulama yapmanın, merhum hocamızın amaç ve dileklerine uygun olacağını, hatta onun öngördüğü hedeflere ulaşabilmek için gerekli olacağını düşünüyorum. Evet, bütün gayretimizle tarihimizin zenginliklerini ortaya koymalıyız; fakat, amacımızı bu çerçeveyle sınırlarsak, acaba bu bizi ne kadar istediğimiz yere taşıyabilir? Gerek tarihi zenginliklerimizi ortaya koyarken, gerek ulaşmak istediğimiz hedeflerimizi belirlerken ve bu yolda ilerlerken Batı’yı referans almamız ne ölçüde ve ne kadar gereklidir? Diğer bir ifadeyle, acaba tarihimizin tüm zenginliklerini ortaya koysak, görmek istemeyenler bu önyargılarını değiştirirler mi? Bu noktada, metinde de ifade edildiği gibi amacın, kendimize olan güven ve hürmeti sağlamak olduğunu ve bunun da bilim ve teknoloji alanında yapılmış olan çalışmalar aracılığıyla gerçekleştirilmek istenildiğini özellikle vurgulamak yerinde olacaktır; ve bence, başta sanat, edebiyat, şehircilik ve özellikle mimari olmak üzere çeşitli alanlardaki başarıların da bilim ve teknolojideki başarılarla birlikte anılması mutlaka gereklidir. Bu noktada tarihi araştırmaların, yani tarih yazıcılığının, “toplumun kendine olan güven ve hürmetin sağlanmasında gerekli olsa bile acaba tek amaç bu mu olmalıdır?” şeklinde bir soru sorabiliriz. Ayrıca, “bilim ve teknoloji alanındaki başarıları bilmek acaba bugünü ileriye götürmek için yeterli midir?” şeklinde ikinci bir soru daha sorabiliriz. İstanbul, başta Mimar Sinan’ın eşsiz güzellikteki eserleri herhangi bir araştırma yapılmasını gerektirmeyecek kadar apaçık gözler önünde serili dururken, acaba bu günün inşasında ne derece belirleyici olabilmektedir? Tarihi başarıları ortaya koymak -ki bunların bir kısmı zaten gözler önünde durmaktadır- güven ve hürmetin sağlanması için gerekli olsa bile yeterli midir? Verilecek cevap şüphesiz “hayır” olacaktır. O halde geçmişi öğrenmek, kendiliğinden geleceği inşa etmeyi gerektirmiyorsa, yani tarih okuyuculuğu ve yazıcılığı, tarih yapıcılığına dönüşmüyorsa bu ince ama derin çizginin ötesine acaba nasıl geçebiliriz? Bu soruya cevap aramadan önce “zaman” kavramı üzerinde (konumuz çerçevesinde) kısaca durmak istiyorum. “Zaman” kavramı felsefenin değişmeyen sorunlarından birisi olmanın dışında, başta fizik olmak üzere çeşitli bilimlerin konusunu teşkil etmiştir. Fizik bilimi bu kavramın net bir tanımını veremediği gibi, bu alanda yapılan açıklamalar -örneğin onun kültürel boyutu hakkında- bize birşey söylememektedir. Böylesine karmaşık ve çok yönlü bir sorun yumağının burada çözmek durumunda elbette değilim; ama ne var ki “geçmiş” tasarımımız bizi yakından ilgilendirdiği için üzerinde belirli bir açıdan, çok sınırlı da olsa durulabiliriz. “Geçmiş” denilince olmuş bitmiş, yani artık geride kalmış olaylar onun ilk akla gelen özelliğidir. “Geride kalmak” ise “arkada kalmak”, “görüş ufkunun dışında olmak” demektir. Elbette arkamıza dönersek, geride kalan da bizimle yön değişecek ve yine görüş ufkumuzda yer almayacaktır. Buna karşılık gelecek, görüş ufkumuzda yeralmayı, henüz göremesek de ileride olanı ifade etmektedir. Bu bakış ise, konuşma dilinde gizlenmiş kültürel yorumları da peşinden getirebilir. Geride kalmak, dikkat edilirse beraberinde artık görünmez ve önemsiz bir konumda olmak düşüncesini veya en azından duygusunu çağrıştırmaktadır. Geçmiş, psikolojik olarak öncelikle kötü anıların, hadiselerin yer aldığı ve hatırlandığı bir alandır; ve eğer bir toplum (ya da birey) geçmişinde bolca acılar, sıkıntılar, zorluklar yaşamış ise, geçmiş artık hatırlanması hiç de gerekli olmayan bir özellik taşıyacaktır. Bu özelliğin, geçmişte kalmış olanları yok farz etme duygusunu kolayca beraberinde getireceği açıktır; ama aynı zamanda böyle bir duygu, işin kötüsü, ilgiyi ister istemez bütünüyle ümit dolu boş hayallerden oluşan bir gelecek tasavvuruna yöneltecektir. Bu duygu kırılabilir mi? Elbette! Bunun için öncelikle geçmişin hamasi ve afaki duygularla ele alınmaması, doğru olarak anlaşılması, yapılanların bilinmesi bu eşiğin aşılması için gerekli bir koşul durumundadır. Hocamızın tarihin önemine dikkati çekmiş olması bu bakımdan da hiç şüphesiz son derece büyük önem taşımaktadır. Fakat geçmişin ne kadar önemli başarılar barındırdığını bilinmekle yetinmek, geleceğin boş hayallerle beklenilmesini önlemeyecek ve geleceğin inşası için de yeterli olmayacaktır. Geçmişten geleceğe geçilmesi, aradaki ince fakat derin boşluğun aşılması için bugünün/şimdinin üzerine odaklanmak, gerçekçi olarak yorumlamak, onun anlaşılabilmesi için kaçınılmazdır. “Bugün”ün burada metaforik bir değer taşıdığını, çünkü arada dikkate alınması gereken belki de asırlar olduğunu gözden uzak tutmamak gerekir. Kültürel açıdan bakıldığında günün/bugünün boş geçirilmesi bir ziyandır; ama öte yandan geçmiş hem mükemmelliğin, altın bir çağın yaşandığı dönemdir ama hem de içinde bir bozulma taşır. Dolayısıyla “bugün”, geçmişe göre bir düşüşü ifade eder. Gelecek ise cenneti ve cehennemi, umutları, mutlulukları ve hüznü, tehlikeleri, hastalıkları, ölümü barındıran bir zaman dilimidir; bu açıdan bakıldığında ise “şimdi”, geleceğe hazırlanmak için bir fırsattır. Dolayısıyla iyi ve faydalı işler yapmaya vesile de olabilir Hepimiz kullandığımız dilin içinde nefes alırız; dil, kültürel genetiğimizi biçimler. Dilin düşüncemize, kavramların günlük yaşama yön vermesi, deyimlerin ise kişisel tavırların yol haritasını ve sosyal paradigmayı oluşturması hep konuşma dilinin görünmez otoritesini tanımlar. Konuşma dilimizdeki kavramlar, deyimler, atasözleri, bireysel ve toplumsal yaşamı biçimlendiren ve ona yön veren araçlardır. Geçmiş, gelecek ve şimdi kavramlarının taşıdığı anlamlar da yine -dil ile ilişki içinde- o toplumun kültürünü biçimlerler; sonuçta bir toplumda dil-kültür ilişkisine bağlı olarak oluşan zaman tasarımı, bireysel ve toplumsal davranışları, tercihleri veya verilecek kararları da doğrudan veya dolaylı olarak etkileyecektir. Kültürün (dolayısıyla bireysel ve toplumsal tercihlerin) biçimlenmesinde, konuşma dilinin buyurgan ve otoriter özellikleri dışında, çağın sosyal, ekonomik, bilimsel verilerinin de şüphesiz büyük etkisi vardır. Fakat Newton sistemi, değişimin çok köklü bir şekilde gerçekleşmesinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Newton sistemi, çok temel değişim ve dönüşümleri belirlemiş, çağları kapsayan bir paradigma tanımlamıştır. Newton sisteminin getirdiği bilim anlayışı, felsefe, siyasi ve sosyal alanlar da dahil olmak üzere, çok farklı alanlarda köklü bir dönüşüme sebep olmuştur; fakat bu etki sanırım içinde bulunduğumuz kültürel coğrafyanın bugününe henüz ulaşabilmiş değildir. Newton sisteminin ve sonuçlarının sebep olduğu değişimin kavranılması ve uygulanması, tarihin rasyonel bir bakışla kavranılması dışında şimdiye varlık kazandırılmasına, diğer bir ifadeyle tarih okuyuculuğundan tarih yapıcılığına geçilmesine olanak verecek özelliktedir. Newton sisteminin bu kadar belirleyici olması sebepsiz değildir; çünkü bu sistem bize doğanın nasıl işlediğini sorgulamayı öğretmiştir: içinde ereksel bir bakış barındıran “niçin” sorusu yerine Newton sisteminin “nasıl” sorusuna cevap araması, evrenin yanı sıra toplumun ve insanın da bu soru çerçevesinde (ama en önemlisi de rasyonel olarak) kavranılmasının ve inşa edilebilmesinin önkoşulunu sağlamıştır. “Nasıl?” sorusu sorulmadıkça, bir soruya rasyonel bir cevap vermek veya ve soruna yine rasyonel çözüm aramak sözkonusu değildir. Aslında kültürümüz, gerek sorunların tespiti gerekse cevapların rasyonel bir çerçevede verilebilmesinin koşuluna fazlasıyla sahiptir. Bunun tipik göstergesi “oku!” emri ve “akıl etmez misiniz?” sorusudur. “Oku!” emrini açıklamaya yönelik söylemler genellikle bu eylemin önemi vurgular ve günlük yaşamdaki önceliğini ve olası sonuçlarını irdelerler; fakat şu soru pek sorulmaz!: evet okuyalım, ama neyi? Elbette inanan bir kimse, okumak eylemini haklı olarak özellikle kutsal kitabına yönelik olarak düşünecektir. Ne var ki kutsal kitabın okunması zaten öncelikli bir ödevdir. Fakat aslında “oku” emrinin belirli bir nesneye yöneltilmediği dikkate alınarak, bir noktadan sonra onu farklı yorumlara açık olarak düşünmek de gayet mümkündür; hatta gereklidir. Bu imkan bize, “oku!” emrini, “yorumlanmak” ve “anlamak” eylemleriyle birlikte, yani “okuduğunu anlamak” şeklinde düşünmememize de olanak verecektir. “Okumak” denilince, öncelikle “okuduğunu anlamak”, “okuyup düşünmek” veya “okuyup bilgi sahibi olmak” gibi sıradan bir eylem akla gelebilir; fakat asıl önemli olan, okunulacak olanın sahip olduğu özelliklerdir. Çünkü okumak eylemin konusu/nesnesi, “anlamak” eyleminin içeriğini belirlemek durumundadır. Nitekim elimdeki teknik bir kitap ise, örneğin bir felsefe, biyoloji, matematik veya fizik kitabı ise okumak yeterli olmayacak ve okuduğunu anlamak eylemi, nesnesine/konusuna bağlı olarak çok farklı bir renge bürünecektir. Anlamak, özel ve uzmanlık isteyen bir alana ilişkin ise, okumak tek başına yeterli olmayacak, bir önbilgiye gerek duyulacaktır. Dahası amaç belli bir hedefe ulaşmak ise, “anlamak” eylemi de tek başına yeterli olmayabilir; “akıl etmek”in de ayrıca dikkate alınması gerekli olabilir. Nitekim evreni anlamak için önce onu okuyabilmek, yani onun dilini bilmek gerekir; okuduğunu anlayabilmek için belirli bir donanıma sahip olmak kaçınılmazdır. Amaç eğer anladıklarına dayanarak yorum yapabilmek olduğunda, bu aşamada artık akıl-etmek gerekecektir. Özellikle Pitagorascı düşünürler ile başlayan gelenek sonrasında Kepler, Galileo ve Heisenberg gibi ünlü bilim insanları, evrenin dilinin matematik olduğunu ifade etmişlerdir. Açıktır ki, onu okuyabilmek için önce dilini bilmek gereklidir; fakat bu bilgi şüphesiz anlayabilmek için yeterli değildir. Çünkü sözü edilen “anlamak” eylemi için ayrıca fizik bilime gerek vardır. Fakat bir de akıl etmek sözkonusudur; bunun için yerine göre felsefeye, yerine göre teolojiye, yerine göre felsefe ve teolojinin birlikteliğine ihtiyaç duyulacaktır. Evren, inanan bir kimse için Allah'ın yarattığı bir eserdir; fakat ancak “nasıl?” sorusu eşliğinde onun işleyişinin anlaşılıp kavranılabilmesi mümkündür. Newton sisteminin önemi de burada karşımıza çıkmaktadır. Çünkü Newton bize görünenin ötesine geçmeyi, bakabilmeyi ve baktığını görmeyi ve en sonunda anlamanın ötesine geçip akıl-etmenin koşulunu ve yöntemini öğretmiştir. “Görmez misin?” sorusunun cevabı “bakmak” değildir; çünkü hepimiz taşın düştüğünü ve güneşin ufukta hareket ettiğini görüyoruz, ama bunların arasında bir ilişki olduğunu akıl edemiyoruz. Dolayısıyla “akıl etmez misin?” sorusu, ancak bir takım koşulları yerine getirmek suretiyle cevaplandırılabilir. En basit ifadesiyle, akıl-edebilmeden önce anlamak, yani evrenin dilini öğrenmiş olmak kaçınılmazdır; ama akıl edebilmek için, Newton sisteminin gerektirdiği bir yöntemin nasıl kullanılacağını bilmek de mutlaka gereklidir. Akıletmek eyleminin içeriği burada elbette teolojik bir içeriğe sahip olacak şekilde yorumlanmak ve sınırlandırılmak istenilebilir; fakat böyle bir durumda, “akıl-edebilmenin”, konusuna göre değişebilen farklı yöntemlerle mümkün olduğunu unutmamak yerinde olacaktır. “Akıl-etmek”in kelime anlamı, ilginçtir, bir şeyi birşeye bağlamak şeklinde bir içeriğe sahiptir. Dolayısıyla bakılan ve gözlenen olgular karşımızda apaçık dursalar da, aralarında ilişki kurulmaz ise, anlaşılmış olmayacaktır. Çünkü biz nesneleri ve olguları algılayabilir, gözlemleyebilir yani kısaca görebiliriz; ama görme eylemi olgular arasındaki sebep-sonuç ilişkisini kavramada yeterli olmamaktadır: olgular arasındaki ilişkiyi ancak akıl yoluyla kavrayabiliriz. Gezegenlerin hareketinin arkasında çekim (gravitasyon) kuvvetinin olduğunu ancak akıl-edebiliriz. Gezegenlerin hareketi, güneşin her gün doğması, bırakılan bir taşın düşmesi apaçık olgulardır, ama aralarında görünen/gözlenebilen bir ilişki mevcut değildir. Olgular arasındaki ilişkinin kavranılması, yani aralarında akıl-etmek yoluyla ilişki kurulabilmesi Newton sistemi sayesinde gerçekleştirilmiştir. Elbette Newton öncesinde de olgular arasında ilişki kuruluyordu, fakat Newton ile birlikte ilk defa “niçin” sorusu yerine “nasıl” sorusuna cevap aranmıştır. Bu soru, olgular arasındaki ilişkilerin yasalar aracılığıyla, yani rasyonel olarak kavranılmasını öngörmek özelliğine sahiptir. Dolayısıyla da söz konusu soru, akıl-edebilme eyleminin gerçekleşmesinin başlangıç koşulunu tanımlamaktadır. Geçmiş, geride kalmış olandır; dolayısıyla da bakmak ve görmek eyleminin konusu dışındadır. Biz ancak ileriyi, geleceği tahmin edebilir, ön-görebilir, kurgulayabiliriz. Fakat böyle bir öngörme eyleminin gerçekleşebilmesi için bir “şimdi kültürü”ne sahip olmak gereklidir. “Şimdi kültür”üne sahip olabilmek, bir anlamda toplumsal değerleri oluşturabilmek için geçmişin de bilinmesine gerek vardır. Geleceği öngörebilmek için geçmişi şimdi üzerinden okumak, açıktır ki akıl-etme eylemine ihtiyaç gösterir. Akıl-etme eylemi aracılığıyla geçmiş ve gelecek şimdi üzerinden kurgulanmadığı taktirde, geçmiş sadece hatırlanan olgular yığınından ibaret olacak, gelecek ise afaki (spekülatif) yorumlara açık hale gelecektir. Tarih okuyuculuğu, tarih yazıcılığına dönüşemeyecektir. Kronolojik açıdan zaman geçmişten ibarettir; sıradan kullanımı açısından ise zaman, geçmiş, şimdi ve gelecekten oluşur; fakat kültürel açıdan bakıldığında şimdi, geçmişi geleceğe taşıma aracıdır. “Şimdi” eğer kültürel olarak işlenemez ve bu yolla ona varlık kazandırılamaz ise, geçmişi geleceğe taşımak da imkansız hale gelecektir. ‘Şimdi’ böyle bir görev üstlenemediği taktirde geçmiş, sadece anılarda kalmaya ve o anıları taşıyanlarla birlikte yokolmaya mahkum olacaktır; veya daha kötüsü geçmiş, popüler yaklaşımların elinde tanınmaz hale gelecektir. Aynı evi paylaşan arkadaşlar, eşler, akrabalar, ortak geçmişlerini hatırlamak suretiyle ona varlık kazandırırlar; fakat geçmişin, anılarda yaşamanın ötesine geçebilmesi için, o anda verilecek kararlarla bir ilişkisinin olması gerekir. Böyle bir ilişki sayesinde geçmiş, geçmiş olarak değil, şimdinin koşullarına bağlı olarak varlık kazanmış olur. Ortak olarak alınan karar, sözgelimi bir eşya alımı ile ilgiliyse, o nesne gelecekte geçmişe varlık kazandırma özelliği taşıyacaktır. Alınacak eşyanın, geçmişte kullanılanın aynısı olması ne mümkündür ne de doğru bir seçim olur. Geçmişin anısı, sadece ortak bir karar vermede rol oynayabilir; bu ortaklığın görevi ve özelliği, herkesin sorumluluk duyacağı, bu sorumluluğu taşıyacağı ve paylaşacağı bir seçim yapılmasına olanak vermesidir; bu sayede geçmişin geleceğe taşınmasını sağlayabilecek bir “şimdi kültürü” oluşturulabilir. Bu kültür sayesinde geçmiş, sadece bireylerin anısında yaşamaktan ve bireylerle birlikte yok olmaktan kurtarılabilir, geleceğe taşınabilir ve sonuçta da geleceğe şimdi üzerinden varlık kazandırılabilir. Diğer bir ifadeyle geçmişin geleceğe varlık kazandırması, o küçük topluluğun (örneğin bir ailenin) “kendi kültürel şimdi”sini oluşturmasıyla gerçekleşecektir. Şunu söylemek istiyorum: merhum hocamızın ortaya koymuş olduğu çalışmalar, aslında geleceğe varlık kazandırma araçlarıdır. Şimdinin hafızasını oluşturmakla, geçmişin geleceğe varlık kazandırmasına olanak verilebilir. Ancak bu sayede bir toplum, şimdi üzerinden geçmişe bir varlık kazandırabilme ve dolayısıyla da geleceğini inşâ edebilme olanağını elde eder. Bu noktada ufak gibi görünen bir ayrıntıya özellikte dikkati çekmek yerinde olacaktır: geçmişin şimdi üzerinden geleceğe varlık kazandırması, kendiliğinden oluşan bir süreç değildir; bilinçli birtakım çabalar sayesinde gerçekleşebilir. Bilim tarihi, bir toplumun geleceğini biçimleme, geleceğine geçmiş üzerinden varlık kazandırma aracıdır. Bu yüzden bilim tarihinin, başkalarına kendini ispatlama aracı olmanın çok ötesinde bir önemi vardır. Bilim tarihi, bir toplumun kültürel birikimini temsil etmesi ve onu geleceğe taşıması bakımından son derece önemli ve ayrıcalıklı olmakla birlikte o, diğer alanları da kapsayan tarihi çalışmalarla birlikte düşünülmelidir. Bir toplumun geçmişini geleceğe taşıyabilecek, ona gelecekte de varlık kazandırabilecek bir “şimdi kültürü” oluşturabilmek için bence şehirleşme olgusuna ihtiyaç vardır. Şehir, geçmiş üzerinden geleceğin kurulabilmesini ve bireyleri geçmiş üzerinden geleceğe taşınmasını sağlayabilecek en temel araçtır. Şehir, geçmişini koruyabildiği ölçüde geleceğin sağlıklı bir şekilde inşa edilmesine olanak verebilir. Tarihsel dokusu bozulmuş bir şehir, hafızasını kaybetmiş birey gibidir; “şimdi”nin bir toplumun tarihine varlık kazandırabilmesi için, şehirin geçmişini koruyabilmesi ve modern olanaklarla donatılması kaçınılmazdır. Bilim tarihini geçmiş olayların aktarılmasından ibaret olacak şekilde düşünmek, onun çok önemli bir özelliğinin görmemezlikten gelinmesi demektir. Bunun önüne geçilebilmesi için bilim tarihinin güncellenmesi gerekir. Güncelleme, öncelikle “şimdi” algısının “şimdiyi” oluşturan koşulları dikkate alacak şekilde tanımlanabilmesine bağlıdır. Şimdinin güncellenmesini yapabilmenin bence temel koşulu, şehirleşme olgusunu özellikle ve öncelikle dikkate almaktır. Çünkü günümüz insanının ihtiyaçlarını karşılayamayan bir şehir, “şimdi” olgusunun içeriğinin belirlenmesine, yani kültürel zamanın oluşmasına de olanak vermeyecektir. Bilim tarihine ve kültür hayatımıza eşsiz katkıda bulunmuş olan Fuat Sezgin hocamızı ve Aydın Sayılı hocamı bu vesileyle minnet ve rahmetle anıyorum. Şafak Ural www.safakural.com
Etiketler

Yorumlar