Tasavvur ve Gerçeklik Olarak Hayat

Submitted by safakural on Pa, 23/10/2011 - 20:43

Sorunu bir soru aracılığıyla ele almak istiyorum: “aynaya baktığımızda ne görürüz?” Böyle bir soru karşısında akla ilk gelen cevap elbette “kendimi” şeklinde olacaktır. Görünen suretin “ben” olduğundan duyabileceğim kuşkuyu bir kenara bıraksam bile, bu suretin hangi “ben”i yansıttığını sorabilirim. Çünkü aynada görmüş olduğum suretim, fiziksel yapımın yanı sıra o andaki yaşantımı, görmek istediklerimi, hatta görmek istemediklerim de; yani öyle görünüyor ki, benim hayatımı yansıtmak özelliğine de sahiptir.

Görmek istediklerim, duygularım, olmak istediklerim, kendimi algılayışım, hep “ben”e aittir, dolayısıyla da benim tasavvurumda bulunur. Ve aynada görünen suretim bir gerçeklik ise, duygularımın, isteklerimin, nefret ve kızgınlıklarım, sevgimin, suretimdeki yansıması da aynı zamanda bu gerçekliğe ait olacaktır.

Aslında aynaya baktığımda gördüğüm suretim, hem olmasını istediğim hem de geçmişte olan ve aynı zamanda o anda olanın bir toplamıdır: benim hayatımın o andaki bir yansımasıdır.

Yani halen olandır, geçmişte kalandır ve olacak olandır. Gördüğüm suret, bunların bir toplamıdır; dolayısıyla gerçeklik, tasavvurlarımın aynadaki yansımasıdır.

Geçmiş ve gelecek, tanım gereği, mevcut olmayandır; ve ancak bir tasarım olarak, benim tasavvurum olarak mevcut olabilir.

Şu anda algıladığım suretimin temsil ettiği “ben” de bu tasavvurlarım tarafından biçimlenmek durumundadır. Tasavvurlarım ise geçmişi ve geleceği içeren hatıralarımı, beklentilerimi, arzularımı, ümitlerimi, sevinçlerimi, korkularımı içermektedir. Dolayısıyla da bütün bunlar ben ve onun aynadaki yansısı olan suretim tarafından temsil edilmektedir.

Diğer bir ifadeyle şu anda mevcut olmayan geçmiş ve gelecek, tasavvurlarım aracılığıyla varlık kazanmış ve aynadaki gerçekliği, yani suretimin temsil ettiği gerçekliği biçimlemiş olmaktadır.

Hayatım, tüm yaşadıklarımın, yaşantımın, başımdan geçenlerin, duygularımın bir toplamı ise, bu toplam, geçmişin hatırlanması kadar geleceğin kurgulanmasını yani tasavvurunu da içermek durumundadır. İşte bu kurgu (ya da tasavvur) bir gerçeklik olarak aynaya yansımaktadır.

Diğer bir deyişle aynadaki yansı, hayatımın bir temsili, yani tüm yaşantılarımın belli bir kesitinin ifadesidir. Hayatım şu anda aynaya yansıyan gerçekliktir; tasavvurlarımın şu anda aynadaki yansımasıdır. Ve aynı zamanda “ben”, bir gerçeklik olarak şu anda belli bir varlık kazanmış olmaktadır.

Şöyle de düşünebiliriz: aynada mevcut olan gerçeklik, tasavvurlarımın veya “ben”in kendisini gerçekleştirme biçimidir ve dolayısıyla da şu anki hayatımı temsil etmektedir.

Şu an aynaya baktığımda gördüğüm suretim, yani tasavvurlarımı ifade eden gerçeklik, geçmişe olduğu kadar geleceğe de varlık kazandırma özelliğine sahiptir.

Gelecek henüz mevcut olmayandır. Fakat aynaya baktığımda gördüğüm suretim, yani mevcut gerçeklik, tasavvurlarım sayesinde sadece geçmişi değil geleceği da şimdiye taşımakta ve ona varlık kazandırmaktadır.

Aynaya bakarak az sonra gideceğim toplantı için saçımı tararım. Henüz gerçekleşmemiş olan toplantı, saçımın modelinin, giysilerimin, yüz ifademin vs belirleyicisidir. Henüz varolmayan bir olgu, tasavvurlarım aracılığıyla gerçekliği belirlemiştir; gelecek, aynada gördüğüm ben, yani varolan aracılığıyla varlık kazanmıştır. Varolmayan, şu andaki hayatımı belirlemiş; tasavvurlarım, şu anki gerçeklik olarak geçmişe ve geleceğe varlık kazandırmıştır.

Gelecekte olmasını istediklerim, arzularım, beklentilerim, birer tasavvur olarak şu anki yaşantımı belirleyebilir ve hayatımın bir parçası olabilirler; yani geleceğe bu yolla bir varlık kazandırırlar.

Aynaya baktığımda gördüğüm olandır; ama aslında olmasını istediğimdir. Hem varolandır, hem varolmasını istediğimdir. Yani geçmişi ve geleceği kapsadığı için, varolmayanların bir ifadesidir.

Bu durumda şöyle de düşünebiliriz: varolan, aslında yokluğun bir anlatımıdır. Yokluk, yani yokolan, yani mevcut olmayan, “tasavvurlarım” aracılığıyla varlık kazanmaktadır. Ve yok olan, varlığımı biçimlemekte; algıladığım gerçeklik, aslında yokluğu ifade etmektedir.

Diğer bir ifadeyle yokolan, tasavvurlarım aracılığıyla varlık kazanmakta; ve bu varlık da şu andaki hayatımı ve ben’i temsil etmektedir. Yokolan (yani mevcut olmayan) bir şeye tasavvurlarım aracılığıyla varlık kazandırabilirim. Böyle bir şeyin benim onun tasarlamamdan bağımsız varlığı tartışılabilir; fakat bilincim böyle bir şeye varlık kazandırdıktan sonra artık onun bir gerçekliği sözkonusu olmaktadır.

Varlık ve gerçeklik, bilincime bağlı olarak mevcuttur ve bu dolayısıyla da ancak bilincim açısından tanımlanabilirler; bu sebeple aralarında mahiyet bakımından fark olmayacaktır. Ne var ki bazı kullanımları açısından aralarında birtakım farklar tasarlamak gerekli olabilir. Nitekim bir sinema perdesindeki filmin görüntü olarak varlığı, seyredenler açısından farklı gerçeklikler ifade edebilir.

Şüphesiz bu noktada ayrıca farklı varlık çeşitlerinden sözetmenin, daha doğrusu nesneleri (sahip oldukları öngörülen varlık özellikleri açısından) birbirinden ayırmanın gerekli olduğu düşünülebilir. Nitekim tasavvurlarım aracılığıyla varlık kazanan “ben” ile onun aynadaki yansıması olan “gerçekliği” biribirinden ayırmak gereklidir. Kaldı ki sadece tasavvurumda varlık kazanmış olsa bile, bu nesneler arasında da onların varlık özellikleri açısından ayrım yapmak gerekebilir. Nitekim matematik nesneler ile mitolojik nesnelerin öngörülen varlık özellikleri birbirinden ayrıdır. Gerek bu gibi nesnelerin varlık özellikleri arasındaki fark, gerek cebimdeki para ile aklımdaki para arasındaki fark, onları tasavvur edişimden bağımsız değildir. Diğer bir ifadeyle, nesneler arasında onların ontolojik özelliklerini ilgilendiren farkları tasavvurlarım aracılığıyla bildiğimi söyleyebilirim.

Kaldı ki “ben” ve aynı zamanda bilincim de yine bir tasavvur olarak varlık kazanır. Bu durumda onları iki farklı gerçeklik olarak düşünmek (tasavvur) etmek mümkündür. Fakat bizi burada asıl ilgilendiren nokta, tasavvurlarımın, varolmayana da varlık kazandırması; daha doğrusu varlığı varolmayan aracılığıyla tanımlamasıdır. Hatta bu durum, “varolana varolmayan aracılığıyla varlık kazandırılması” şeklinde de olabilir.

Gelinen bu nokta, sanki varolanın varlığından kuşku duyulmasını gerektirmektedir. Fakat ne var ki böyle bir kuşku, yokolanın da yokluğundan kuşku duyulmasını gerektirir. Halbuki yokluk da zaten bir varlık olarak kabul edilmiştir. Dolayısıyla varolanın varlığından kuşku duymak, sadece varolanın değil, yokolanın varlığından da kuşku duymak anlamına gelecektir. Bu da bir şeyin hem varlığından hem de yokluğundan kuşku duyulması demektir. Bir şeyin varlığından elbette kuşku duyulabilir; fakat bu kuşkunun, o nesnenin yokluğundan da kuşku duyulmasına sebep olmaması gerekir. Varlığın yokluğu kuşkusunu, yokluğun varlığını öngörmekle ortadan kaldırmak mümkündür.

Bu durumda şöyle sorabiliriz: Varolan, yokolan mıdır? Ve acaba asıl varolan, “hiç varolmayacak olan” mıdır?

Aslında “hiç varolmayacak olan” var-olmasaydı, varlık da olamazdı. Sonuçta ne “ben” varlık kazanabilirdi ne de hayat gerçeklik kazanabilirdi. Çünkü değişim olmazdı: değişim, varolanın geçmişte kalması ve yokolması; yok-olanın da (yani geçmiş ve geleceğin) şimdi varlık kazanmasıdır. Bu aynı zamanda varolanın yokolması ve “ben” aracılığıyla tekrar varlık kazanabilmesi demektir. Dolayısıyla değişim, bu iki varlık çeşidi –geçmiş ve gelecek- arasında algıladığımız ve tasavvur ettiğimiz bir süreçtir

Bilincimde varolan, tasavvurlarım sayesinde, varolmayan aracılığıyla belirlenmektedir. Dolayısıyla hayat, varolmayanın gerçekleşme biçimidir; ama “hiç varolmayacak olan”ın değil!

Varolmayan, ancak bir süre için varlık kazanabilir. Fakat bu “varolan” da bir süre sonra varlığını yitirecek ve hayatın akışı içinde yerini yeni tasavvurlara, yani yeni varolmayanlara bırakacaktır.

Bu durumda varolmayan, tasavvurlarım aracılığıyla varlık kazandıktan sonra tekrar yok oluyorsa, bu “varolmayan”ı (yani “bir süre varlık kazanan”ı), “hiç varolmayacak olan” dan (yani “hiç yokolmayacak olan”dan) ayırmak gerekir. “Hiç varolmayacak olan”, aslında hiç yok olmayandır; dolayısıyla varlığına ilişkin değerlendirme tasavvurlarıma bağlı olmayacaktır.

“Hiç varolmayacak olan”nı zaman dışı bir nesne olarak tasarlamak sanırım doğru olmayacaktır. Örneğin matematik nesneler veya Platon’nun ideaları, değişmeyen ve zaman dışı nesneler olarak yorumlanabilir. Fakat bu tür nesnelerden sözedebilmek için onların benim bilincimde varlık kazanması gerekir. Daha doğrusu bu nesnelerin varlıklarından sözedebilmek için benim onları kavrayışıma gereksinim vardır. Dolayısıyla bu gibi nesnelerin sahip oldukları varlık özellikleri ne şekilde tanımlanırsa tanımlansın, sonuçta benim onları tasavvur etmem sözkonusudur; yani diğer nesneler gibi onlara da bilincimde bir varlık kazandırırım. Bilincimin varolanı varolmayan aracılığıyla tanımladığı dikkate alınırsa, aynı şey idealar için de geçerli olması gerekir. Bu varlık kazandırma işleminin örneğin anımsama yoluyla olması, sözkonusu nesnelerin zaman dışı olarak nitelendirilmesinin bir gerekçesi olamayacağı açıktır. Kaldı ki sayı kavramı da zaman içinde değişmektedir.

Bu durumda “asıl varolan” olarak, “hiç varolmayacak olan”ı seçmek gerekir. Çünkü onun varlık kazanıp sonra tekrar yokolması sözkonusu değildir. Hiç varolmayacak olan, hiçbir zaman varlık kazanmayacak olandır. Dolayısıyla varlık, asıl onun tarafından temsil edilmek durumundadır.

Eğer Ortaçağ düşüncesi açısından bakarsak, hiç olmayacak olanı, yani bu asıl varolanı, Tanrı olarak yorumlayabiliriz. Çünkü yukarıdaki bakış açısına göre, varolan her şeyin bir geçmişinin bir de geleceğinin olması gerekir; ve bu da bir tür değişim ve yokolmadır. Ama bizim şimdiki sorunumuz, teolojik olmayıp “varolan” ile “varolmayan” arasındaki ilişkiyi hayat açısından ele almaktır.

Hayat, yaşamların, yani benim yaşantılarımın toplamıdır. Dolayısıyla benim tasavvurumdaki değişim, benim yaşantımdaki değişmedir.

Şu an ki yaşantım, artık varolmayan ve henüz gerçekleşmemiş olan olaylar üzerine kurulmuş olabilir. Böylece yaşantılarım onlara çeşitli yollarla varlık kazandırmış olacaktır.

Bazı olay veya nesnelerle hiç karşılaşmasam bile haklarında bir bilgim olabilir. Nitekim ölümü algılayışım, okuldan sonraki hayata bakışım, evlilikle ilgili duygu ve düşüncelerim, para kazanmak isteğim hep gerçekleşmemiş olaylara ilişkin tasavvurlarım olabilir. Gelecekte gerçekleşecek olan bu tür olaylar karşısında yaşayacağım duygular, beni ben yapan, beni diğer benlerden ayıran, bana özgü tasavvurlardır. Ve onlar, birer beklenti olarak ben’de şimdi mevcuttur; bir tasavvur olarak şimdiyi belirlemekte, yani varlık kazanmaktadır.

Bazı tür olaylarla veya bir nesne ile ilk defa karşılaşabilirim. Bu gibi olaylar karşısındaki tavrım da yine benim tasavvurlarımın biçimlediği kişiliğim tarafından belirlenecektir. Kaldı ki şimdi, şu an ilk defa algıladığım yani varlığını şimdi fark ettiğim (yani algılayarak şimdi varlık kazandırdığım) her nesnenin muhtemelen bir geçmişi vardır ve bir de geleceği olacaktır. Dolayısıyla böyle bir nesne de, diğerleri gibi, bilincimde aynı varlık özelliklerine sahip olacaktır.

Kaldı ki bu tür olaylar, yani varlığı hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığım nesne veya olgular, şu anda zaten hayatımın bir parçası değildirler.

Tüm hayatım, yaşantılarımın tasavvurum olarak toplamıdır. Diğer bir ifadeyle hayat, hep “şu an”da (belli bir anda) bilincimde bir tasavvur olarak varlık kazanmaktır.

Değişen bir şey mutlak olamaz; halbuki “varlık” sürekli bir değişim içindedir, bu yüzden de “asıl varolan” olamaz. Değişmeyen ise hiç varolmayan ve hiç varolmayacak olandır; yani asıl varolandır.

Aynaya baktığımda o anki yaşantım çerçevesinde gördüğüm, hayatımın tam kendisidir; değişen, değişecek olan ve değişmekte olandır. Sürekli varlık kazanan, ve yokolandır; yani gerçekliktir. Bu gerçeklik de elbette tasavvurumda varlık kazanmıştır.

Asıl varolanın (yani “hiç varolmayacak olan”nın) değişikliğe uğramaması ve dolayısıyla ortadan kalkmaması, değişmediği gibi değişmeyecek olması ve benim onu tasarlamamdan bağımsız olması gerekir. Tasavvurlarım, algılarıma anlam vermenin bir yoludur. Hiç varolmayacak olanın tasavvurlarımın dışına konulması, bir (mantıksal) yorumdur. Bu yorum, gerçeklikler aracılığıyla onun hakkında konuşulmasına da engel değildir.

Sonuç olarak, hiç varolmadığı için ne olduğunu tanımlayamadığım şeyi asıl varlık olarak kabul etmemek için bir sebep yoktur.

Aynadaki suretim de dahil olmak üzere duyu organlarım aracılığıyla elde ettiğim her bilgiyi, tasavvuruma bağlı olsa da, Platon’un değişiyle doksa bilgisi olarak kabul edebiliriz. Fakat gerçekliği belirleyen bilgim, varolmayana ait bile olsa, yine Platon’un deyişiyle episteme olabilir. Çünkü bu bilgi ben’de bir tasavvur olarak mevcuttur. Daha doğrusu ben’e bağlıdır; yani ben aracılığıyla varlık kazanmaktadır. Dolayısıyla tasavvurlarımın varlığı benim kendi varlığım ile eşdeğer özelliktedir. Yani bilincimin kendi varlığının bilgisidir. Bu açıdan bakıldığında benim kendi varlığımın bilgisi kadar kesinlik taşır. Fakat yine Platon’un terminolojisiyle söylersek, bu ideanın kendisi değildir; ve ideanın bilgisi de değildir. Çünkü geçmişte kalan veya henüz mevcut olmayana, yani varolmayana ait olan bir bilgidir. Ayrıca varlığı da benim dışımda bir idea âlemini gerektirmemektedir. Kaldı ki, bilincimin dışına konulmuş olan bir şeyi bilme olanağım da yoktur.

Bir yaşantının bilincimde ortaya çıkabilmesi için gerekli koşullardan birisi duyu verileridir. Bilincim elbette kendinde olanı doğrudan fark edebilme ve bu yolla varlık kazandırma özelliğine de sahiptir. Fakat bu iki yol da Platon’un idealarının bilinmesi için geçerli olamaz; çünkü böyle bir durumda onlara bir varlık kazandırabilme olanağımız olamazdı. Bilincim ancak kendinde olanı bilebilir; veya bir nesneye ancak kendisi aracılığıyla, yani kendisi üzerinden varlık kazandırabilir. Tasavvurlar, hatırlama, yaşantılar gibi, bilme yöntemlerinden birisidir.

Tasavvurlarım ben de olmayan bir şeye, örneğin fizik nesnelere varlık kazandırabilir. Ancak, bu bilincim dışında olan, yine bilincimde varlık kazanmış olandır; yani varlığı bilincimden bağımsız değildir.

Geçmiş hatırlama yoluyla, gelecek ve şimdi tasavvur yoluyla birlikte ben’de mevcut olabilir. Bu durum varolanın ve varolmayanın birlikte ben’de, yani benim bilincimde bir tasavvur olarak varlık kazanması demektir.

Bilincim birtakım araçlar kullanarak (örneğin konuşma dili, matematik dil) veya faklı yöntemlerle (örneğin sezgi) ya da bazı dilsel birimlerle (örneğin zaman kipleri veya varlık kipleri) aracılığıyla kendinden bağımsız bir nesne dünyası organize edebilir ve ona kendi dışında ama yine kendisi cinsinden varlık kazandırabilir. Sonuçta değişen gibi değişmeyen, varolan gibi varolmayan veya kısaca tüm varlık yine benin tasavvurumda mevcut olacaktır.

Bu sonuç dikkat edilirse solipsizimin dayandığı ilkelerin bir anlatımıdır; veya kısaca solipsizmin kendisidir. Hayatı ve dolayısıyla yaşamı yukarıdaki çerçevede tasavvur ve gerçeklik açısından ele almak, teolojik yoruma da olanak veren bakış açısına solipsizmin uygulanmasıdır.

Değişeni, değişecek olanı ve şimdi mevcut olanı tasavvurlar aracılığıyla ayırt edebilme olanağı, bilincim dışında (fakat bilincime bağlı) bir gerçeklikten sözedebilmeye de imkan vermektedir.

Değişeni, değişecek olanı, yani geçmişi, geleceği ve şimdiyi, hatta varlığı zamana bağlı olmayan nesneleri zihnimde tasavvur edip onlara varlık kazandırma olanağını bana dilsel kurgular vermektedir. Bunlar ise modaliteler ve zaman kipleridir.

Böylece varlık, varolan, varoluş ve varolmayan gibi kavramlarla irtibatlandırılan nesneler/olgular, bilincimde zaman kipleri ve bir fiilin modalitesi halini almış olmaktadır. Esasen varlık olarak kabul edebileceğim her şey modaliteler aracılığıyla veya bir modalite olarak ifade edilmek durumundadır. Dolayısıyla zaman kipleri ve modaliteler benim tasavvurum içinde kurgulanmış oldukları için, ilgili nesneler/olgular da yine benim tasavvurumda varlık kazanmış olmaktadır.

Varlık, varolandır veya varolacak ya da varolmuş olandır. Bunlar ise birlikte birer modalite ve zaman kipleri değil midir? Ve onların varlığını bu sayede bir tasavvur olarak kurgulamak mümkün değil midir? Tıpkı geçmiş ve geleceğin ya da örneğin imkan ve olasılığın dilsel karşılıklarının bir tasavvur olarak mevcut olmaları gibi…

Farklı zaman kipleri ve modaliteleri ile işaret edilmek istenilen nesneleri/olguları, farklı (fizik) gerçeklikler olarak yorumlayabiliriz. Bu bana aynı zamanda, fizik gerçekliği, tasavvurlarımın toplamı olarak düşünmek olanağı veremektedir. Aksi taktirde şu anda cebimde bulunan paranın dün de varolduğunu ileri süremezdim. Çünkü dün geçmiştir; yani tanımı gereği artık mevcut değildir. Dolayısıyla şu anda cebimde olan paranın, geçmiş artık mevcut olmasa da, düne ait olduğunu ve dün de cebimde olduğunu -bir gerçeklik- olarak ileri sürebilirim. Bu olanak açıkça her iki zaman modalitesi sayesinde ve onlşarın bilincimde varlık kazanmasıyla elde edilmiştir. Böylece, birisi artık mevcut olmayan iki faklı varlık arasında, iki farklı gerçeklik olarak ilişki kurmak mümkün olmuştur.

Nitekim dün yediğim yemek artık mevcut değildir; fakat onun, şu an buzdolabında duran yemeğin diğer yarısı olduğunu söylemekle bir nesneyi iki farklı gerçeklik olarak tasarlamış olurum.
Hayatın bana bağlı olmayan, dışımızda kalan kısmından sözedebilir ve dışımızda olan “şey”leri de doğanın bir parçası olarak kabul edebiliriz. Böyle bir durumda, sözkonusu şey’lerin benim hayatımla olan (doğrudan veya dolaylı) ilgisi, onları kavrayışıma, yani onları tasavvur edişime, yani onlara varlık kazandırmama bağlı olacaktır. Benim için “hayat”, en geniş anlamıyla benim yaşantılarımdır: şu anda hatırladığım ve gelecekte olacağını tasavvur ettiğim ve böylece varlık kazandırdığım yaşantılarımdır. Buna fizik nesneler veya doğa; yani dışımdaki her şey dahildir. Bu “her şey”in benim hayatımla ilgisi, onlara bir şekilde varlık kazandırmama bağlıdır.

Herhangi bir şekilde, doğrudan veya dolaylı olarak varlık kazandırmadığım ya da varlığından doğrudan veya dolaylı olarak haberdar olmadığım bir nesnenin hayatımın bir parçası olması, yani benim için bir anlam taşıması sözkonusu değildir.

Yaşantı (experience/das Erlebnis), bilincimin kendisine, kendi içinde ve kendisi dışında olan her türlü nesneye kendisi cinsinden varlık kazandırma yöntemidir. Gerçi duyumlar, hatırlama, zihinsel nesneler ve sezgi ya da çıkarım gibi yöntemler de yine bilincimin varlık kazandırma yöntemleri arasında sayılabilir. Fakat sonuçta bunların bir yaşantı olarak bilincimde bir karşılığının olması gerekir. Farklı yöntemler aracılığıyla farklı nesnelere varlık kazandırma işlemi, sonuçta yine dönüp dolaşıp bir (yaşantının) farkına varılması demektir. Yani kısaca, bilincimin bir şeyin varlığını fark etmesi, aslında bir yaşantının farkına varılmasıdır; daha yerinde bir ifadeyle, yaşantım aracılığıyla bir şeye varlık kazandırılmasıdır.

Tasavvurlarım sayesinde de hangi yöntemle olursa olsun, varlık kazandırdığım nesnelerin arasında (onların örneğin ontolojik özellikleri açısından) ayrım yapabilme olanağı elde ederim. Farklı varlıklardan sözetme olanağı, farklı varlık kazandırma yöntemleri ile elbette ilişkilidir. Yani sonuçta nesneler arasındaki fark, benin onları nasıl tasavvur ettiğimden bağımsız olmayacaktır.

Hayat denilince başımızdan geçenler düşünülür. Eğer bir torbamız olsaydı başımızdan geçenleri bazılarının zaman zaman geri çıkarmak için bu torbaya koyabilirdik. Fakat ne var ki henüz “başımızdan geçmemiş olanlar” da hayatımızın bir parçası olabilmektedir. Dolayısıyla hayat, fiziki olaylardan ibaret olamaz. Çünkü onların bir kısmı, benim dışımda olsalar bile, bir yaşantı olarak beni etkilemekte, benim için bir “varlık” kazanmakta; dolayısıyla da “hayatımın bir parçası” olma özelliğine sahip olmalıdırlar. Kaldı ki fiziki olaylara, henüz gerçekleşmemiş bile olsalar, yukarıda da işaret edildiği gibi, tasavvurlarım aracılığıyla varlık kazandırabilmekteyim.

Öyle görünüyor ki hayat, şimdiki, geçmiş ve gelecek olayların, tutkularım, heyecanlarım, hırslarım, arzularım, isteklerim, beklentilerim vs aracılığıyla bende varlık kazanmasıdır. Bu ve benzeri duygular, birtakım olayların benim için bir anlam taşımasında, yani bir varlık kazanmasında en önemli etken konumundadır. Beşeri özelliklerimizi temsil eden bu duyguların, birer yaşantı halinde bilincimde bir varlık kazanması elbette birtakım olaylara bağlı olacaktır. Diğer bir ifadeyle birtakım olaylar, beşeri duyguların bende ortaya çıkmasında aracılık yapabilir.

Ve duygular dışında örneğin akıl yürütme yoluyla birtakım olaylara veya nesnelere varlık kazandırmak elbette mümkündür. Daha sonra da bu olaylar veya nesneler ile yaşantılarımız arasında birtakım ilişki de kurulabilir. Eğer bu ilişkiye “hayat” kavramı açısından bakarsak, olayların duygularımızla olan ilişkisi ön plana çıkacaktır.

Duygularımın hayatımı biçimlemesi sözkonusu edildiğinde tasavvurlarım rolünü ayrıca dikkate almak gereklidir. Çünkü tasavvurlarım, bilincimde varlık kazanan duygularımın anlamlandırılmasını sağlamak özelliğine sahiptir. Duyguların gizlenmesi, yerine göre de farklı bir kılıkta ortaya konulması, aralarında örneğin mantık ve dil aracılığıyla bağıntı kurulması, hatta duygular arasında birtakım farklardan sözedilebilmesinde tasavvurlarımız rol oynamaktadır. Öyle görünüyor ki tasavvurlar, duyguların olduğu kadar düşüncelerin de aktarılabilir hale getirilmesidir.

Hayat hiç kuşkusuz bilincimin pasif bir eyleminden ibaret değildir. Çünkü bilincim, birtakım uyaranlara karşı tavır almasının ötesinde, zaman zaman talep eden bir konumda da bulunmaktadır. Yani hayat aynı zamanda günahı ve sevabı talep etmektir; tasavvurlarımızı dışa yansıtmaktır: yorumlamak, düzenlemek, beklemek, ummak veya kaçmaktır. Kesilmiş bir çimen kokusunda sevgiyi bulmaktır; bir bakışta hüznü ve mutluluğu yaşamaktır; duyguların etrafa saçılıp her şeye yapışmasıdır; bir el hareketinin fırtınalar yaratmasıdır; sıcaklığın çekiciliğidir. Hatta o kadar ki bazı şeyleri tarihselleştirerek başlangıç noktasına doğum, bitiş noktasına ölüm adını vermektir (Ural 2009). Ve birey için hayat, bu ikisi arasında kalana bilincimin şu veya bu şekilde varlık kazandırması, bir anlam vermesidir.

Şafak Ural
İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi,
Felsefe Bölümü, Mantık Anabilim Dalı

(*) Değerleri meslektaşlarım Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay ve Prof. Dr. Abdülkuddüs Bingöl’e yapmış oldukları eleştiriler dolayısıyla teşekkürlerimi sunuyorum.

Referans:
Ural, Ş. (2009). “Do we have to die?”, Brecha de fragilidad / The Fragility Gap, ed: Lopez-Aparicio, I., Granada, 2009, pp. 139-148.

Kaynak: "Tasavvur ve Gerçeklik Olarak Hayat", Yaşayan Felsefe, Yayına Hazırlayan: Ömer Bozkurt, Otto Yayınları, İstanbul, Ekim 2011, s. 37-46.